Yolsuz Yolcu

Karanlık, dar ve ıssız bir yolun başındayım. Önüm, arkam duvar, sağım solum umutsuzluk. Bitmeyen bir uzaklıktan gelmişim, bilinmez, bambaşka bir uzaklığa doğru akıp gitmden evvel soluklanmayı seçmişim bu daracık yolda. Yol akıp gidiyordu zihnimde. Bedenim duruyor, beynimde akıp gidiyordu yol. Oysa şu dar ve ıssız yola bir bak, saçmalık! Ne gelen var ne giden. Adım atsam ilerleyemeyecek kadar yorgunum. Korkutucu bir sakinlik var bu sokakta, diz boyu sessizlik.

Birkaç saat önce bir otomobilden atladım, çok konuşuyordu sürücüsü, diye. Öyle çok susmuyordu ki, duyuramadım sesimi. Ben de atlayıverdim otomobilden. Sokağın başından geçiyor şimdi, geri dönmüş yolu. Bu kez yanında bir başkası var. Sıkıcı otostopçu anılarını anlatmasa bari ona da. Yine de, bu sokaktaki korkutucu sessizliğe baktığımda otomobilden erken inmeseydim diye düşünmüyor değilim. Karanlık ve tekin olmayan bu yolda yalnız başına soluklanmak bir macera imiş. Halime bakmayın, çoğunlukla maceradan hoşlanmam. Yoldan geçen tek tük aracın içindekiler, bakışlarıyla benim de bu sokak gibi tekin olmadığımı düşündüklerini hissettiriyorlar. Tamam o halde, benden bu kadar. Çiğnenmeyi göze alıp geçen ilk otomobilin önüne atlayacağım. Bazen böyle saçma ve ani kararlar alırım. Şimdi kendimle bunu tartışamayacak kadar yorgun olduğum için aklımdan geçen ilk fikre riayet edip yola atladım. Sıkıcı otostopçu işaretini sevmezdim, onun yerini ellerimi ve kollarımı bayrak gibi sallamayı seçtim. Uzaktan çok da fiyakalı olmayan ama bunun ezikliği ile olsa gerek ukala bir süratle gelen bir otomobil göründü. Benim cesaretimle inatlaşıp hızını kesmeden dibime kadar yanaştı. Filmlerden, hikayelerden alışığızdır. Yol ortasında genç ve güzel bir kadın belli ki yorgun ve umutsuz. Bir de üstüne aç. Bir kadının en zayıf hali. Bu andan faydalanmak istemeyen bir erkek olabilir mi peki? Düşünmeyin, oluyormuş! Otomobilin şoförü. Bu ketum adam pencereden başını uzatarak,

-Gebereceksin, kadın!,

diye bağırdı. Oysa kibarca yanaşıp, ağzında bir miktar salya eşliğinde, “Sizi gideceğiniz yere bırakayım, bayan” Demesini yeğlerdim. Demeliydi ki oracıkta, o karanlık ve tekin olmayan sokakta adamla kavga edebilseydim. Bağırıp çağırıp ama gururla yolda beklemeye devam etseydim. Böyle akıl dışı çelişkilerim de var. Neyse. Ben de ona doğru yaklaşıp bağırdım elbette:

-Şu an geberesim yok. Beni şöyle az öteye bırakıver.

Tuhaf tuhaf yüzüme bakıyordu, kararlı adımlarımla kapıya doğru yöneldim. Tetikteydim, illa binecektim! Benimle hiç konuşmadan yola devam etti. Arka koltukta bir bebek puseti vardı, yanında birkaç çanta. Belki de karısı doğum yapacaktı ve bir erkeğin en panik hali ile karşı karşıyaydım.

Yüküm, dedi. Çok ağır. Boş gözlerle yüzüne baktım. Ne işimin olduğunu sordu bu Allah’ın unuttuğu yerde. Bilmiyorum, dedim. Yola devam edecektim ama iniverdim işte. Şimdi dönüyorum. Nereye gittiğini sordum, sanki duymamış gibi yola devam etti.

Toprak yolda hızla giderken toz içinde kalmıştı her yerim. Biraz da uyku bastırmış, göz kapaklarıma hakim olamıyordum. Gideceği yeri söylemiş olsa aşağı yukarı bir hesap yapıp biraz kestirirdim o vakitte belki. Birden, bir kadınla bir erkek bindi arabaya. Hangi arada doluştular, hiç anlayamadım. Kadın bebek pusetini nazikçe kucakladı, sanırsın içinde bebek var. Diğer adam ön koltuğa niyetlenip benim oturduğumu fark edince selam verip arka koltuğa, kadının yanına geçti. Doktor hanım mı, diye sordu şoföre. Yok, dedi bizim ketum. İnecek az sonra.

Kadının yüzü çok tanıdıktı. Sokakta her gün karşılaştığın kadınlardan biri. Belki yan komşun, teyzenin gün arkadaşı, okul servisinin ablası. Adam ve kadın birbiri ile hiç konuşmuyor, sanki tanışmıyormuş gibi yapıyordu. Kadın başını adama ters dönmüş camdan dışarıyı izliyor, adamsa elindeki sigarayı evirip çeviriyordu. Otomobilde kalabalıklaştık ama sessizliğin şiddeti giderek artıyordu. Bizi daha büyük bir sessizliğe gömecek son bir ses duyuldu ketum şoförden:

Bebek, dedi. Ölü doğmuş.

—-

Saatlerce gitmemize rağmen hala yolun başındaydık. Duymamış gibi, yaşanmamış gibi. Dahası olmamış gibi yapmak istedik. Ölmemiş gibi. Yol hep aynıydı, kurumuş ağaçlar, cılız tepeler, Sanki günlerdir yoldaydık ve bir türlü bitmek bilmiyordu yol. İnsan sakin günlerini, o aynı denizin puslu ama durgun halini özlüyordu. Bir anda o deniz kasabasına gitmiştim. Otomobillerin arasından denize çıkmıştı yolum. Yolum denize vardığında üstüm başım toz içindeydi. Bir rüzgar savurup hepsini o boş bankın üzerine yığıverdi. Orada oturduğum günlerin üzerine, sevgimizin üstüne yığılıverdi tozlar. Bakışlarının üzerine geldi, gözlerini göremez oldum. Baksak bir an, bakışsak ard arda gelecekti belki itiraflar. Hayıflanacaktım sana, neredeydin, diye çıkışacaktım. Elimde bir bıçak, tehdit eder görünecektim. Oysa bunu yapabilir miydim? Bunu kim yapabilirdi? Bebeğin ölmesini belki sen de istemedin. Kim ister! Bir bebeğin doğumu, senin ölümsüzlüğündür, demez miydin? Senin dünyaya mührün. İmzan. Kalıbını basmışsın işte dünyaya! Toprağa atılmış her tohum yeşermiyor ne yazık. Sana yeniden dönebilir miydim? Bu mümkün müydü? İstiyor muydun? Beni yeniden isteyecek miydin? Yeniden, o yeni kazılmış toprağı avuçlayabilecek miydik? Sorular. Bu acı bize bir daha geri dönecek miydi? Saçlarımın karasına uzanabilecek miydi ellerin? Meçhuldü tüm bunlar. Hiçbir şey bilmiyor, bilmeyi istemiyor, bilmekten korkuyordum. Kollarımı iki yana açıp bayrak gibi sallayarak otomobillere binmemeliydim, bunu biliyordum. Şimdiye değin hiçbiri beni çiğneyemedi. Peki ya aklımı? Peynir ekmekle bulamaç yaptığım aklımı tozlu yollarda indirdim mideye. Bu otomobillerden birinin önünde sonunda beni senin önüne iteleyeceğini bilmeliydim. Biçare, boş aklımla üstelik. Yükü çok ağırmış, bunu öğrendiğim iyi oldu. Oysa ben bu yükle hafiflemiş, her geçen gün azalıyordum.

Meral Çakar

merush

One thought on “Yolsuz Yolcu

  • 12/05/2014 at 21:04
    Permalink

    biz hep susardık müslüm baba söylerdi sessiz gemiyi bu yazıda öyle olmuş üstad sustuk ve okuduk güzel yazıyı tebrikler

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir