Üçleme; Roman, Film ve Şarkı

“Bir nehrin kıyısında takılı kalmışım. Hissettiklerime bakılırsa, ‘varsın olsun’ diyememişim, var’amamışım, var’olamamışım, varamamış ama yok olmayı da göze alamadığımdan, ‘var’da takılı kalmışım. “ Sy.9

Tutkuyla bağlı olduğum romanlar var, bir de bu romanların yazarları. Hayatımda en önemli yerde duran yazarlarım var, yeni keşiflerimde herkesten sakınmak için çaba sarf ettiğim. Bu yüzden hep, çok az bilinen, bilenler tarafından da köşe bucak saklanan bir yazar olma hayalim var. Bazen bir roman sadece ismi ile dikkatimi çekebilmiş, kimi zamanda son derece basit düşünüp kapağı için elime almışımdır.

Bu kez, işin rengi bambaşka.
İlk kez bir romana henüz elime geçmeden tutku ile bağlandım, yazarından mütevellit muhakkak.

Aylardır beklediğim an, elimin altında roman. Hem de çok beklediğimi bilen bir güzel insan tarafından özenle gönderilmiş. Bir de süs ekleyivermiş sol üst köşesine, güzel dost.

İsmini okuyorum önce, sağ üst köşede;  Suzan Nur Başarslan.  “Nur” gibi , apaydınlık hislere kapılıyorum. Ardından, Bela. Henüz bir satırını dahi okumadan işliyor içime, torpilin hiç sırası değil diyor eleştirel yanım. Ama akşama daha çok var. O halde kitap falının tam sırası!

“Tüm kelimeleri topla, kün’e gelir dayanır, kün’ün anlattığından fazlasını anlatmaz. Kün gelir Bela’ya dayanır. Bela, hem rızadır, hem kelime.

Kelimelere, kelimelerin söylediğine, kelimelerle söylediğine rıza göster, gösteremiyorsan söyleme. Kelimeyle kuruldu dünya, kelimeyle yıkılacak. Kur’an ve yık!andır kelime. Kuran ve yıkan. Kuramıyorsan, yıkmayacaksın” Sy.23

Asılı kalıyorum kuytusunda kelimenin. Kelime, Bela, Kün, hiç olmadığı kadar aydınlanıyor zihnimde. Satırlar arasından en güzel kelimeleri seçebildiğimi düşünüyorum, elim kolum titrek. Sabırsızım, bir sayfa daha açıyor ellerim. Faucault Sarkacı’ndan Belbo karşılıyor beni, “İnsan niçin roman yazar? Tarihi yeniden yazmak için. Sonradan gerçekleşen tarihi.”

Sesler geliyor içeriden, bir filmin en can alıcı sahnesi ekranda ve ben buz tutmuş mutfakta yapayalnızım. Kısa bir süre içerisinde kendimi doyuracak bir şeyler hazırlamam gerekiyor, bu acele ile filmi durdurmak aklıma gelmemiş.

-Ne olmak istiyorsunuz, gözlerinizi kapatıp düşününün bakalım…
-Bulunmak.

Hangi dilde olursa olsun duyguların en iyi ifade biçimidir müzik. Hayata apayrı bir pencereden bakar müziğin içinde yaşayanlar. Öyle bir tutku ki bu, diğer her şeyden bağımsız bir biçimde bir o kadar da her şeyle tamamen bağlantılı olarak hayatı yönlendirebiliyor. Müziğin tutkuya dönüştüğü o anlardan bahsediyorum; kelime bulamayan duygularımızın bir müzik eşliğinde nasıl kendilerini ele verdiğinden…

Bana hep böyle olur.  Sus-pus olduğum günlerde bir şarkı dolaşır aklımın hücrelerinde. Anlatmak istediğim her şeyi o şarkıya yüklerim. O sorumludur artık duygularımdan. Hep saklı tutarım o şarkıları. Bazen varolan şarkıların üzerine kendim sözler yazarım; diğerinden daha güzel olduğunu düşünürüm en utanmaz halimle. Sonra geçer. Acı geçer, sızı geçer,keyif geçer, neşe geçer… Geçmeyen müziktir. O hep öylece orada kalır.

August Rush.  Sadece hissederek , yalnızca duyarak beklediğine kavuşacağına inanan bir çocuk. Bacak kadar boyuna bakmadan hayat dersi vermeye kalkışan ufaklık. 10 yıl hiç geçmeyen bir aşk. Sanki hiçbir anlam ifade etmeyen filmler gibi. İzlerken alakasız şeyleri birbiri ardına düşündürebiliyor. Tek bilebildiğim sadece duyarak , duyurarak olmasını istediğim herşeyin yanımda olabileceği. Sadece duyarak, hissederek. İçine aşk konulan birşeyin elbet karşılık bulacağı..

Filmin orta yerinde unutulmuş hissediyorum şu anda kendimi. Her yerden bir ses geliyor, her ses başka bir dünyayı anlatıyor. Seslerin ortasında yapayalnız bırakılmış gibiyim şu anda. Seslerde kimsesizliğim var.

Akşam huzursuz bir kalabalık  karşılıyor beni evde, bir an evvel geceyi beklemekten başka çarem yok. Romanın ilk dört bölümünü tam üç kez okuyorum. Korkmuştum, beşinci bölümün hemen başında “ölüm” duruyordu çünkü. Korkarım ölümden, soğurum ansızın. Yazının ölüme değdiği o anda dördüncü kere başa almayarak uykuya uğurluyorum kendimi. Ölüm’ün o en kısa haline.

“Ölüm bazen burnunun dibinde insanın ve insan, bazen burnunun dibini göremeyecek kadar kördür.” Sy.27

Ertesi sabah güne erken merhaba dedim. Erken uyanılan sabahlarım şiire açılır, özlediğim bir şiirle selam yollarım şairine. Sabahın selamına kıymet verir, Günaydın’ımı eksik etmem bu yüzden sevdiğim kalplerden. Gözlerimin o sabah şiire değil, Bela’ya açılmasının bir anlamı olmalı. Bela’nın “kabul etmek” anlamına. Hızlıca geçiyorum o sabah ölümü. Kıyısından geçerken bile ürperti doluyum. Acıdığını hissediyorum kalbimin. Bunu sana söylesem o dost kalbinle beni rahatlatacağını bilirdim. Kelimelerin koştu geldi imdadıma o sabah o acıyı hissederken, elin değdi omzuma.

“Uzaklaştıkça acı , daussılaya dönüşüyordu; yakınlaştıkça, göz yaşına.” Sy.46

Oracıkta bir damla göz yaşım aktı o sabah. Yakınlarındaydım acının, sonraki birkaç gün hiç dinmedi. Herkesten ırak olduğum anlarda aktı, etrafın kalabalıklığı dinmedi günler boyu. Hak değilmiş demek gözyaşı diye kabullendim. Hem yalnız olmak, hem de sığınmak istiyordum birilerine. Kanadım kırılmıştı aşktan. O günlerde yavaş ilerleyen hayat, satırlara da yansıdı, dondurdum kelimeleri

“…. Ve anlıyorsun ki felek-i atlastan  nasibine yalnızlık düşmüş, sana ah, sana bedbaht ve sana ‘sen’ düşmüşsün.” Sy.50

Henüz ellinci sayfalarda düşündüklerimle ortaya yüz elli sayfalık bir roman çıkarabilirdim. Öylesine kudret alıyordum kelimelerden. Romanın gidişatından ziyade satırlara ‘giz’lenmiş o kelimelere gömülüyordum. Aşkın cezası bitmemiş, hapsolmuştum karanlığa. Tek gerçek yine satır arasında duruyor, bu durumun kurtarıcısı benim diyordu adeta.

“Buz kristalleriyle dolu gözlerinin içi, yüreğindeki ateş dahi onları damlaya çevirmiyorsa, buna izin vermiyorsan ya da, gözlerini huzurla kapatamazsın.” Sy.59

Yüreğimdeki ateş oracıkta çoğaldı, tutuşturdu dünyayı. Eriyip de şelaleye dönüştü gözlerimdeki buzlar. Senden o günlerden birinde dua istemiştim, çok konuşmayıp anlatmamıştım. Konuşuyorduk satır arasında çünkü ve sen öyle güzel dinliyor yanıtlıyordun ki beni, aramızda yeşeren bu bağ için minnet kelimesi eksik kalıyordu. Bir yazara bağlanışın en güzel anları. Sefasını sürüyordum, sanki benimdi bir tek satırlar. O an dünyada sanki bir tek benim canım yanıyordu sense yalnızca benim iyiliğim için yazıyordun. Sevdiğim adam o günlerde sessizliğiyle öldürüyor, kelimelerinde doğuruyordun sense.

“.. Kalpleri evirip çevirenin ve o kalpte  ne olduğunu sadece kulun ve Yaratıcısının bildiği şeyi bilmek gaybı bildiğini ima etmek anlamına gelir ki gayb Allah’ındır” Sy.99

Sessizliğiyle canımı yakan adamı o an affettim. O kalpte ne olduğunun sualine düşmek ne haddimeydi?  Kırmızı, Mavi ve Yeşil’i anlatmaya koyuldun birden sen. Kırmızı’yı alt edip Mavi ve Yeşil’de buluşuyordu iki el. “Seni seviyorum dedi Mavi. Seni seviyorum dedi Yeşil.” Sy. 111

Çok değil daha bir kaç haftadır, dilime dolanacak, sürekli dinleyeceğim bir şarkı arıyordum. Yeraltına kadar indirgedim arayışlarımı.  Bilinmedik albümler,bambaşka tınılar keşfettim. New Age sokaklarından jazz semalarına uçarken, ansızın burnumun dibinde alelade bir yerde beliriverdi şarkı..  “Bu mudur adetin, bu mudur tören?”

[audio:http://m.friendfeed-media.com/f78a74b00072f90334bcb654d9c3ad222782aa3d]

Sakız gibi sözler,anında yapışıyor. Çok da bir “olayı” yok hani. Ama duruyor işte dinleyince ruhun, dinleniyor.Beni en çok etkileyen kısmı belki de kimsenin dikkatini vermediği bir yerde. “adet… töre… yöre…” bu üç kelime garip bir biçimde kendimi şarkının orta yerinde buluvermemi sağlıyor. Öylesine basit, öylesine alaturka kelimeler değil mi?

Peki siz, adet bilmeyen bir adama aşık oldunuz mu? Konuşma adeti, davranış adeti.. Sana öğretilenlerle örtüşmeyen bir hayat şekli.. Töresiz bir adam tanıdınız mı? Kuralsız, kimsesiz? Yol yordam bilmeyen bir adamın peşinden giderseniz yöresiz kalırsınız. Ben oldum. En yalın halimle özetlemem gerekirse hayatımda yaptığım en büyük salaklık. Ama bu salaklığı yapmış olmamla şekillendi ‘aslolan hayatım’.

Düşüncelerimi vurgulamak için yetersiz bir saat.. Gözlerime konan uyku, bir an evvel kurtulmam gerektiğini söylüyor bu hissiyattan.

Hayır, anlaşıldığı gibi kızgın değilim. Günü aşksız bitirmek ne denli güç; bilirim.Kanadımı topladığım gibi beni uykuya götürecek olan o kuş tüyünün ardına sığınmayı da bilirim.

Uçan o söz, ardında yazıyı bıraktı.

Sözlerimi aylar öncesinde kalan o akşama uçurdum. O en çok inançsız kaldığım akşama.. O anı bir daha yakalayayım diye etmediğim yemin kalmadı. Ama inanç yokken yeminler tutmazmış; bilemedim.

Alelade, dümdüz, sakız gibi bir şarkı.. Aylardır beklenmiş bir “şey” için ne kadar da özensiz. Ama yerleşmiş işte içine o üç kelime..

Bu mudur adetin?
Bu mudur tören?
Neresi açık adresin, neresi yören?

 

Pazar sabahı kulaklığımı takıp Karadeniz dağlarına Ege ezgileri fısıldayarak yürüdüm kilometrelerce. Bir fren sesi deldi geçti ezgiyi. Her gün binlece kaza oluyordu ve o an kimbilir kimin canı yanmıştı. Pazar yürüyüşlerim giderek hüzne açılıyor, dağlarına bahar gelen memleketim benim gönlüme Bela’yı dolduruyordu.

“Al sana Bela” dedim içimden. Al sana Bela.

Eve girdiğimde İstanbul’u anlattın bana. Kanadımı kıran aşkın mabedi İstanbul’du, değil mi? İstanbul’a ne zaman bu kadar yaklaştım. Kendimden uzaklaştıran da bu değil miydi? Şimdi yanımda olsan İstanbul’a yakın, benden uzakta duran kalbime gülümseyip alaycı bir ifade ile “Armut!” derdin. Ve o “Armut” hayatın mucizesini ispatlarcasına 140. sayfada gülümsüyordu bana. Bunu nasıl başarabildiğine mi hayret edeyim yoksa hayatın mucizesini “Armut!” kelimesinde aradığıma mı saklayayım o hayreti, bilemedim.

Perşembe gecesi uyku öncesi yine hayret. Sayfa “Perşembe” ile başlıyordu. Artık emindim gözlerim değdikçe yazıldığına bu romanın. Tek bir bölüm ile uykuya uğurladım kendimi.

“beni öteleme, ne olur
Affet, sadece affet.” Sy. 150

Duam oldu o Perşembe gecesi. “Hem bak, gözlerimdeki buz kristalleri de eridiğine göre artık gözlerimi huzurla kapatabilirim.”

Sen, çok sevilen dost;

İstanbul’a yakın, Nursu’ya kalbinde yer verememiş, Cem’e hüzünlü, Işık’ı tüketmiş bana öyle güzel derman oldun ki.  Romanı okuduğum günlerde aşktan kanadım kırık olmasaydı da anlar mıydım bu denli? Bahar geldiğinde gönlüme yeniden okumak üzere kapattım kapağını.

Ben roman anlatmayı bilmem, filmleri, şarkıları anlatmamı bekleme benden. Girerim sahnesine filmlerin, satırlarında gezerim romanların, notalarda esip gürlerim şarkılarda; kendimi anlatırım onların üzerinden.  Sakar bir oyuncuyumdur çoğu zaman sahnede, yara bere içerisinde çıkmalarım hep bundandır.

 

Meral Çakar

merush

6 thoughts on “Üçleme; Roman, Film ve Şarkı

  • 15/11/2011 at 01:01
    Permalink

    ” Girerim sahnesine filmlerin, satırlarında gezerim romanların, notalarda esip gürlerim şarkılarda; kendimi anlatırım onların üzerinden. Sakar bir oyuncuyumdur çoğu zaman sahnede, yara bere içerisinde çıkmalarım hep bundandır.” Bunlar ne güzel ifadeler. Bela’nın sahibine de bir hürmet edelim bu vesileyle.

    Reply
    • 07/01/2017 at 21:33
      Permalink

      spero che questo caso di cui parla attivissimo non dia il messaggio che tutta l'ufologia sia fuffa al 100%.Da parte mia no: a parte il fatto che conosco ufologi seri, con i piedi per terra, ho usato la parola &qmft;uoouaniaci" di proposito per distinguere i creduloni dai cauti.Il problema è che se gli ufologi non prendono chiaramente le distanze dagli ufomaniaci, molta gente continuerà a credere che l'ufologia sia tutta fuffa.

      Reply
  • 15/11/2011 at 18:17
    Permalink

    Bu üçleme de bana da yer ayırdığın için çok teşekkür ederim Meral :)
    Hürmetler bizden Murat Hocam, selamlar

    Reply
    • 15/11/2011 at 20:58
      Permalink

      sayın yetkili, 2. baskının yapılması için yağacağınız baskıları da bekliyoruz :) napalım korsan baskı mı yapalım ille netten :)

      Reply
  • 16/11/2011 at 01:31
    Permalink

    Bana bu satırları yazmak için güç veren kalemine sağlık, Sevgili Suzan. Ben teşekkür ederim.

    Reply
  • 19/11/2011 at 18:49
    Permalink

    Bela, bir ilk roman için fazlasıyla iyi,olgun demiştim ben de. Tekrarlayayım hani.
    Meral hanım yine samimi üslubuyla sahneyi parlatmış. Ve August Rush’ı da hemen hatırladım:)

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir