Tahayyülat Şairi Ali Berkay İle Söyleşi

Söyleşi: M. Yücel Öztürk

Sevgili “ali”, seni Kırkıncıkapı’dan ve Hece, Mahalle Mektebi gibi birçok dergiden tanıyoruz. Şiir kitabın üzerinde de epeydir çalıştığını biliyoruz.  Öncelikle Tahayyülat’ın hayırlı olmasını dilerim. İnşallah muhatabını bulan bir kitap olur.

Bir ilk kitap heyecanı yaşıyor musun? Yaşıyorsan nasıl bir duygu?

Tabii ki. Özellikle yakın çevremin ve edebiyat dünyasından arkadaşlarımın yoğun ilgisi ile beraber bir heyecan hali var. Kitapla beraber “şair olma” durumunun daha da keskinleştiğini söylemek mümkün. Öte yandan tüm bunların bende şiir yazamama gibi bir duruma yol açmaması benim için güzel oldu.

Tahayyülat, “Hz. Ali ilmin kapısıdır.”  sözüne bir göndermeyle başlıyor : “Adım ali, Herhangi bir şeyin kapısı değilim / Olsam olsam boşluğa bakan bir pencereyimdir” Oldukça içten, dikkat çekici ve güzel bir giriş. Bu dizelerde küçük harfle başlatılan “ali” kitapta aynı şekilde tekrarlanıyor. Tevazu ile açılan bir kapısı var kitabın. Niçin böyle bir giriş tercih ettin? Bu tutum, şiir anlayışın için bir ipucu olarak okunabilir mi?

Şairin kendini anlatması pek hoş değil. Günlük yaşamda çok fazla atomize olma gibi bir sıkıntımız var, bu bizim, eskiler gibi tek bir şeye hayatını vakfetme şansımızın olmamasının yansıması aslında. Dertlerin yekün olarak büyüklüğü değişmedi bana kalırsa, sadece ufak ufak bir sürü derdimiz oldu ilgilenilmesi gereken.

TahayyülatO hâlde biz anlama çabamızdan hareketle soralım: Tahayyülat’ta “yalnız, duran, anlamaya çalışan” bir şair-özne var. Bu durum, insanın dünya karşısındaki duruşunu da izah ediyor fikrimce. Kitaptaki şair-özne için neler söylemek istersin?

Kitabın şairi ve şiirin öznesi iki farklı şey bana göre. Kitabın öznesi ise daha çok kitabı okuyanların şekillendirdiği özne. Genele bakılacak olursa da hemen herkesin bir yalnızlaşma hissettiği açık. Benim yapamaya çalıştığım ise bu yalnız, duran ve anlamaya çalışan özneye biraz ivme vermeye çalışmak. Günlük hayatımız refleks olarak yaptığımız rutinlerden oluşuyor, bunu kırmamız gerek.

Ama otobiyografik özellikler kitabın şairi ile şiirin öznesini birbirine yakınlaştırmıyor mu?

Yakınlaştırsa bile bunun sadece kendi şiirini okuyan şair özelinde olacağını düşünüyorum. Diğer türlüsü, şairin kafasında değilseniz, çok mümkün değil çünkü.

Pekâlâ. Senin deyişinle “şiirin öznesi” üzerine şunu da eklemeli: Kitabın ikinci dizesinde kendini “boşluğa bakan bir pencere” olarak tanımlayan “ali”, sayfalar ilerledikçe çağ eleştirisi yapıyor; savaşlara, sınırlara, silahlara değiniyor; politik ve ahlaki değerleri irdeliyor. Bu, nasıl bir boşluktur ki içi bunca doludur?

İnsanın zorluğu bu boşluğu doldurmasıyla alakalı biraz da. Savaşlar, çağlar, insanlar, sevgiler, şeytanlar bize rağmen bizimle beraber büyüyen şeyler. Bunlar bizim fark etmemizle alakalı. Biz sadece bir noktayız; sonra bu savaşlar, sevgiler ve hayat bizi çoğaltıyor.

Kadın, özellikle anne şiirden şiire akan bir imge olarak dikkatimi çekti. Ana rahmine dönmek, onun tülbendine layık olabilmek, bir cari dönemi daha ninni açığıyla kapatmanın üzüntüsünü hissetmek gibi istek ve duygular var. Bu hassasiyet nereden geliyor?

Lise ve üniversite hayatım boyunca annemden ayrıydım. Fakat bu dönemlerde değil de, ailemin yanına tekrar döndüğümde başladı bu hassasiyet. Fakat her şeye rağmen bendeki bu duygunun hassasiyet değil de normal olduğunu düşünüyorum. Anneler her şeyi karşılıksız yapıyor belki evet, fakat biraz “hassasiyet” değil, onların farkında olmak ve sevildiklerini hissettirmek önemli diye düşünüyorum.

Bu ‘dolaysız’ cümlelerin için teşekkür edelim ve şimdi içerikten yapıya geçelim müsaadenle. Şiirlerinde, genellikle sayfa sonlarında, yalnız bırakılan “mısra-i berceste” edasında dizeler var. “1000 yalnız yıldız gördüm, artık yazmak istemiyorum. (s.17)” , “İçimde açtığın yollar dağlarıma dik. (s.34)” , “Beynim devletin sesiyle yamanmış. (s.42)” , “Senin yerinde bir şelale duruyor. (s.45)” gibi dizeler söyleyiş ve anlam güzelliği ile öne çıkıyor. Bazen şiirin önüne de geçebiliyor. Bu tarz dizeler şiir için bir risk taşımıyor mu?

Aslında önceleri ben de bunun diğer dizeleri dolgu malzemesi yapacağından endişeleniyordum. Fakat kıta sonlarındaki bu mısralar diğer mısraların tamamlayıcısı konumundalar ve salt kendi başlarına o kadar da etkileyici değiller. Ayrıca bu minvaldeki diğer örnekler gibi aforizma niteliği taşımıyorlar. Bu yüzden ekstra bir güzellik kattıklarını düşünüyorum.

Öyleyse şiirlerine ekstra güzellik katan bazı dizelerinle sohbet devam etsin. “Vehmetmekle bilmenin farkını biliyorum” diyorsun. Bu farkı bize de anlatır mısın?

Vehmetmenin öyle bilmek, yanlış kanıya kapılmak gibi bir manası var. İnsanlar olarak bildiğimizden emin olmuyoruz, vehmediyoruz sadece. Sonra hayal kırıklıklarımız büyüyor. Vehmetmekle bilmenin farkını bilirsek, görmek istediğimiz şeyi doğru sayıp, algıda seçicilik yapmayız meselâ. Doğru tektir.

Bu kanyonlar arasında / Sadece ben köprü düşündüm / Güneşe korkusuz yürümek” şeklinde başlayan bölümde aklıma şu takıldı: Böyle diyen bir şair kolaycılığa kaçmıyor mu? Sanatın asıl marifeti o vadilerin inişinden yokuşundan geçmek değil midir? Ama öte yandan da hedef, güneş. Haydi, işin içinden çıkar bizi.

Böyle diyen bir şair kolaycılığa kaçmıyor. Bunca kanyonlar, yollar, tepeler arasında herkesle beraberken kimse düşünmüyor güneşe gitmeyi veya şair bir köprüyü düşünüyor. Bu şairin büyüklüğünden veya kolaycılığından değil. Güneşe bakmak insanı kör edebilir, güneşe yürümek insanı yakabilir. Bunları da düşünmeli.

Yunus’un asırlar evvel söylediği “Bir ben vardır bende benden içeri” dizesini modern bir söyleyişle yeniden ifade etmiş ve “Benin içi çok matruşka” diyerek “ben”lerin sayısını artırmışsın. Bu iç içe geçmiş matruşka benlik, modern dünyanın bir ürünü mü?

Yunus’un zamanından bugüne insanın sorunları değişmedi, sadece şekilleri değişti. Biz değiştiler zannediyoruz. Dertlerimizin büyüklüğü azaldı fakat sayısı çoğaldı, yekünü aynı. Geçmişte de günümüzde de insanların kimlik problemi, insanın kendi benliğini ne kadar anlatabildiğiyle alakalı tartışmalar hep oldu. İnsanın birçok insandan oluştuğu ise artık bir sır değil.

berkay

‘İnsan’ demişken şunu da konuşalım: “İnsanın yüzde altmışı mermidir” şeklinde ilginç bir dizen var. Peki, ya geriye kalanı nedir?

İnsanın uğruna savaşması gereken şeyler olduğuna inanıyorum. Lafı uzatmayım, insanın yüzde atmışı mermidir, yüzde kırkı da savaşması gereken şeyler.

Okuyanla yeniden oluşturulan / Okuyanı yeniden oluşturan” ifadelerinden hareketle soruyorum: “Yazma”nın da böyle bir işlevi var mıdır?

‘Yazma’nın işlevi tam olarak budur. Çünkü bu çevrim önce yazarın yazmasıyla başlıyor, sonra okuyucu onu yeniden okuyor ve o metne temas ediyor, daha sonra yazar tekrar dönüp yazdığını okuyor ve bu bilgiyle yeniden yazmaya koyuluyor. Tarihin başından bu yana olaylar bu şekilde gelişti. Yazarı en çok okuyanlar geliştirdi ve seçti.

Yazdım ve bıraktım, benden çıktı.” demekle gerçekten yazılan şey sanatçıdan “çıkar” mı? Yayınlandıktan sonra şiirlerin için “Şurasına şunu da ekleseydim, şurasını değiştirseydim.” dediğin oldu mu?

Çok nadiren oldu. Fakat burada bahsettiğim maddi bir düzeltme veya bir çıkış değil. En nihayetinde o şiiri yazan birinin olduğu bilinir o şiir okunmaya başlandıktan sonra. Ve evet, yazılan şeyin bir kopyası sanatçıdan çıkar. Taklitler aslını yaşatır.

Zaman tekrar eder / Beni de / 24’ten fazlasına ihtiyacımız var” dizelerindeki bu “dar zamanlar”ı genişletmenin bir yolu var mıdır? Daha fazlası mümkün müdür?

Zamanla ilişkimiz oldukça edilgen ve bu duruma yapabileceğimiz çok bir şey yok. Bir şey yapamamak ise moralimi bozuyor.

Bence yazarak “bir şey” yapıyorsun zaman karşısında. Yani kelimeler belki o edilgenliği kıracaktır…

Kısa ve özlü dizelerin, iğnelemeye kendinden başlamaktaki samimiyetin, çağına yabancı kalmaman, hüzün ve ironi arasında kurduğun denge ile kendine bir şiir evreni kurduğuna inanıyorum. Söyleşi için teşekkür eder, başarılarının devamını dilerim.  Nice kitaplara…

Rica ederim. Bu samimi söyleşi için ben teşekkür ederim, en çok ben teşekkür ederim, ben saksı değilim, en çok ben edeceğim.

—————

Adım ali, herhangi bir şeyin kapısı değilim
Olsam olsam boşluğa bakan bir pencereyimdir

Ali Berkay Tahayyülat’ta bir yandan hakikatin peşinden koşuyor, bir yandan da kötülüklerin açtığı yaralara şiirlerini merhem etmeye çalışıyor. Tahayyülat, içinde barındırdığı her bir şiirin her bir dizesi ile okurun ruhunda farklı kapıları çalıyor. Çaldığı kapıların ardında aradığı şeyse iyi ve güzel olan her ne varsa.

Eylemin yoğun olduğu şiirleriyle Ali Berkay, genç şiirin enerjisini de temsil ediyor. İki bin sonrası Türk şiirinde genç kuşak şairler arasında özgün bir yeri olan Ali Berkay’ın ilk şiir kitabı Tahayyülat Hece Yayınları şiir dizisinden çıktı. 

Ülke olarak büyük çaresizliğimizin
Kitabını yazacak değilim
Devalarımız yeni kanserler üretiyor.

M. Yücel Öztürk

1983, Gümüşhane. Okumakla yazmak arasında kendini aramaktan memnun. Bazı dergilerde öykü ve denemeleri yayınlanmış. İstanbul'da yaşıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir