Son Karar

Hâlâ orada mı diye aceleyle baktı. İyice görebilmek için tül perdeyi araladı, sonunda duvara kadar çekti. Pencere çıplak kalarak odayı ışıttı.

 Oh, oradaydı: Kirli, beyaz ve mavi kalın çubukları zaman zaman dalgalanıyordu. Bir hisle pencereden arkasını döndü.

– Götürecek mi?

– Akşam geldiğinde bir daha soracağım.

 Korku tekrar geldi. İki elini çenesine dayayıp dirseklerini de pencerenin pervazına yerleştirerek yeniden bakmaya koyuldu. Bu dev kumaşı bir  bütün olarak  hiç göremiyordu; sadece mavi ve beyaz çizgiler vardı. Etrafta ufalmış insanlar kımıldıyordu.

 “Götürmezse?”

 Bulaşık yıkıyordu, tekrar sorsa mıydı? Divandan indi.

 – Anne, götürecek mi?

– Kardeşlerine söyleme tamam mı? İşten gelsin bakalım.

 Yüzündeki, soruşundaki o yaratılıştan gelme, pürüzsüz ve saf  istek belirtisi hangi normal annenin canını yakmazdı ki?

 – Tamam, erken gelirse bugün yoksa yarın götürecek, tamam mı bebeğim?

 Sevinemiyordu çünkü işten erken dönme ön şartı  bazen gerçekleşen bir şeydi. Bazen; rastgele, belli bir düzeni olmayan. Bunun farkındaydı. Üstelik bütün gün çalışmış, yorulmuş olurdu babası. Annesi her akşam bunu hatırlatmaz mıydı? Başı eğildi.

 Pencerenin önüne gelip eski halini aldı. Kumaş, bir ev şeklinde alanı kaplamıştı. Çatısında, üstte, tam ortada çok güzel sivri bir çıkıntı vardı. Hiç penceresinin olmayışı kötüydü. İş hayal gücüne kalıyordu. Yine de çevresinde kımıldaşan insanlarıyla, kalın çizgileriyle, evin tam önündeki bu bomboş alana gelip kurulmasıyla bile  çocuk için yeterince heyecan vericiydi.

Anne, odanın açık kapısından başını uzatıp baktı. Dudaklarına yerleşen inceden bir gülümseme önce kendi  içini ısıttı. Çok geçmeden de çocuğuna doğru gönderdi bu ısıyı.

Yaklaşıp elini omzuna koydu:

 – Adı neydi, bakalım unutmuş musun?

– Çadır.

– Aferin. Ne çadırı ama?

– Sirk çadırı.

– Aferin bebeğime.

 Yüzünü pencereye döndü yine. Çadırın dalgalanan kumaşı içindekileri dışarı mı atmak istiyordu? Kocaman hayvanlar, uzun boylu, uzun ve sivri dişli, yırtıcı hayvanlar, aslanlar…Sadece aslanları biliyordu o annesinin söylediği isimlerin arasından: Filler, zürafalar,maymunlar,papağanlar,palyaçolar…bir de …bir de… tamam, cambazlar!

 Kardeşleri uyanıp annelerini divanda bulunca üzerine atıldılar. Yazık ki heyecanını  kardeşleriyle paylaşamayacaktı. Hemen akşam olmasını diledi. Kendisi gidip bir baksa? Tek başına merdivenleri inemez ki. İnse bile tek başına bir yere gitme fikri – bu göz önünde bir yer  olsa bile-  dondurucu bir fikirdi.

 Akşama kadar ara sıra gözleri pencereye takıldıkça, çizgileri sayesinde dalgalanan çadır kumaşı kafasını ve kalbini de heyecanla dalgalandırdı.

 Hava karardığında hissettiği ama adının umut olduğunu bilmediği hisle sarılı idi. Anne, gün içinde pencereye dayanıp durmuş dirsekleri gözden kaçırmamıştı.

 – Gel bir bakalım, baban geliyor mu?

 Daire kapısından birlikte çıktılar. Başı parmaklıklara dayalı çocuk, gözlerini aşağıya dikti.

Uzunca bir bekleyişten sonra ağır adımlar işitilir gibi oldu. İkinci kattan sonra babanın bacakları tespit edildi.

 Heyecanını gösteremiyordu çocuk. Gidememe korkusu fazlalaşmıştı içinde.

 Anne “Burada dur, tamam mı?” diyerek eşini karşılamaya indi. Çocuk zor bela duyabildi annenin sesini:

 – Sabahtan beri bekliyor. Bir götür, biletler ucuzsa giriverin.

– Sadece büyüğü.

– Ne olacak, uzak yer değil ki, kapımızın önü.

– Çocuk bu, bir bilet parası seninki.

– Yemekten hemen sonra gidiverirsiniz.

– Açıkmış, komşular söyledi.

– Çok hevesli.

 Anne, babanın arkasında, adımlarını onunkilere uydurarak beraberce  çıktılar.

 – Hadi, yemekten sonra.

 Çocuk koşarak pencerenin önüne geldi. Kararmakta olan dışarıya son bir kez göz attı: Sirk çadırı hâlâ oradaydı.

 Sofra kalktıktan sonra çocuğun gözleri annenin ve bababnın üzerinde gitti geldi. Bir şey söylese?

– Hadi, gidelim.

– Ceket giydireyim öyle.

 Nihayet merdivenler…Babasının elini sımsıkı tutmak zorunda. Yüksek basamaklar  onu korkutuyor. Baba onu beklemek için daha da ağırlaştırıyor adımlarını; sonraki  basamakta durup bekliyor çocuğu.

 Uzun ve korkunç merdivenler bitti: İşte dış kapıdan çıktılar, işte kirli çadır. Kirli ama kocaman.

 Babanın elini hiç bırakmak istemiyordu çocuk; kendi başına keşfetmek gibi bir derdi yoktu. Giderek yaklaşıyorlardı, giderek telaşlı insanlar fark ediyordu. Çadır da durmadan büyüyordu. Babası ile bir müddet bakıp kaldılar. Derken baba birine  bir şey sordu. Çocuğun eli babasının avucunda, kapkara bir deliğin önüne ilerlediler. Bu kapısız, penceresiz yer çocuğa garip ve çekici gelmeye devam ediyordu. Fakat içini göstermeyen bu dev deliğin bir başka etkisi olmuştu:  İçindeki merak duygusu ile güvende hissetme isteği açıktan açığa çarpışmaya başladı.

– Durma hadi, şuradan bilet alacağız.

-…

– Hadi, biletsiz giremeyiz bak.

İkna olmuş çocuğun adımları çözüldü. Kara deliğin kenarında masa gibi bir şey ve ardında birini farketti. Belki birkaç adım sonra oraya ulaşacaklardı. Marifetli cambazlar, görülmemiş hayvanlar, eğlence, bilinmeyen bir dünya… Annenin anlattığı ama şimdi sadece hayranlık ve merak tadı kalmış onca şey…

Çok ama çok yazık ki çocuk bu düşüncelerden birden  ayrılmak zorunda kaldı.  Koca bir iğne ansızın batmış gibi ona çığlık attıran şey, iki azman köpeğin korkunç havlamaları oldu. Hayvanlar öyle büyüktüler ki yükseklikleri çocuğun boyunu geçiyordu. Bu koyu kahve renkli hayvanlar,   biri çadırın sağında, diğeri solunda  zincirlerle bağlı olmalarına karşın, hırsla ileri, sağa sola atılarak, dişlerini göstere göstere havladılar ve  çocuğun içinde bulunduğu peltemsi an’ı yıktılar: Çocuk  korkuyla haykırıp babasının ceketine yapıştı. Bacaklarının arasına vücudunu siper ederek ağlayan çocuğun titrediği rahatlıkla söylenebilirdi.

Böylelikle iki gündür pencereden izleyip hakkında yarım yamalak hayaller kurduğu dünya şu an için  uzaklaşmıştı. Baba ceketinin paçasını çocuğun elinden kurtarmaya çalıştı. Boşunaydı.

– Bak, köpekler zincirli. Gel, gidelim.

Köpekler biraz sakinleşmişti. Çocuk babasının ceketini bir türlü bırakamıyordu. Köpekler sussalar da oradaydılar. Giriş kapısı kapkaranlık bir delikten başka bir şey değildi. Babasının sesi çıkmıyordu. Çevrede gidip gelen onca insan vardı. Herşey, ondan büyüktü, kaybolacaktı burada.

Gözleri, yukarıya, babasının kucağına dikildi…

– Hadi yavrum! Geç kalacağız.

Çocuğun gözyaşları dinmiyordu. Azman köpekler zincirlerini çeke çeke dolaşıyorlardı. Karanlık giriş, içine gireni yutuyordu.

– Hayır, eve gidelim!

Israr etmedi baba. Onun kucağında merdivenleri çıkarken gözyaşları, pürüzsüz yanaklarına hâlâ  izlerini bırakmaktaydılar.

50mg tadalafil

Nagihan Şahin

İzmir'in tüm kaldırımlarının Avrupa Birliği standartlarında olması için mücadele eden idealist bir mühendis. Bu konuda İspanyol meslektaşları ile CEN Technical Committee TC 227 başlığı altında fikir alış-verişlerini inatla sürdürmektedir.

2 thoughts on “Son Karar

  • 27/06/2012 at 13:05
    Permalink

    günümüz hikayecilerinin içsel konuşmalar ve monologlarla dolu tembel hikayelerinden sonra diyaloglu hikaye okumak keyif veriyor bana :)

    Reply
  • 29/06/2012 at 15:30
    Permalink

    Tembel hikaye. Tuttum bu tabiri:)

    Teşekkürler.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir