Solaris / Solyaris / 1972 / Andrei Tarkovsky

İnsanlık kurtuluşunu utancında bulacak!… İnsanın insana ihtiyacı var.

 

Andrei Tarkovsky sinemasıyla yıllar önce Cnbc-e’nin Ustalara Saygı kuşağında izlediğim Ayna ve Kurban filmleriyle karşılaşmıştım. Henüz internetin evlere girmediği Ally Mcbealli dönemdi bu,  ya da şöyle diyeyim, henüz 24 dizisindeki Jack Bauer’ın çıtır çerez olduğu dönemler. Cnbc-e jenerasyonu ne dediğimi hemen anlayacaktır. O dönemlerde farklı ve kaliteli filmlere açılan kapıydı Cnbc-e. Şimdilerde internet ve bilgisayarın kolaylığıyla insan istediği filmlere ulaşma şansına sahip ama o zaman bu şansa sahip değildik. Tarkovsky de  bu kanal sayesinde tanıdığımız yönetmenlerden biriydi.

Tarkovsky filmlerinde dikkatimi çeken şey, kamera hareketlerindeki yavaşlık, bütünlük ve az hareketle, izlediği dünyayı tıpkı bir göz gibi takip etmesiydi. Kamera değil, hayatın içindeki hareketlilik filme hareket katıyordu. Göz bakışı. Hareket eden nesneler, şeyler, insanlar…dır, göz sadece onları takip eder. Onun filmlerinde de kamera tıpkı bu göz bakışını yansıtıyordu ve bu bakış, çok etkileyiciydi. Yine dikkatimi çeken ikinci şey, tabiatın insanla iç içe oluşuydu, sanki onun bir parçası gibi. Kişiyi bütünleyen bu tabiat olmazsa, sanki bir şeylerin eksik kalacağını hissediyordunuz izlerken. Tablovari bu görüntüler, siz filmi, konuyu unutsanız da –ki daha önce izlediğim Tarkovsky filmlerinden hafızamda ancak kareler kaldı, konularını unuttum- görüntüler aklınızda kalıyor.

Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem’in 1961’de yazdığı  romandan uyarlama olan Solaris, “Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğaüstü olayların ve insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine bir bilim-kurgu”.

Başlangıçta, müziksiz, yalın, büyülü bir evrenin içinde izlenimi veren görüntüler… Ansızın sahneye giren at, az sonra geçip giden, anlık. Ansızın başlayan yağmur, hayatın beklenmedik ama bildik görüntüleri, sonra geçip giden, dinginlik.

Sonra bu dinginliğin tam zıddında görüntüler ve bir konu: Solaris gezegeninde gizli bir sır vardır. Daha önce hiçbir yerde görülmeyen bir sis… Şekilden şekile, renkten renge giren sis… Bu sırrın çözülmesi için neler yapılması gerektiğini tartışır bilim adamları. İnsanoğlu gizleri mutlaka çözmeli ve buna mutlaka ama mutlaka aklî nedenler bulmalıdır.

Film izleyen insanların –bizim-, izledikleri filmdeki insanların film izlemelerini izlemeleri. Film içinde film içinde film. Bizim gözlerimizden. Çok ilginç bir sahne. İki ayrı gerçekliği/kurgunun gerçekliği üçüncü göz olarak izlemek.

Solaris okyanusunun Burton’un bilinçaltını etkileyen biyomanyetik akımlardan kaynaklanan görüntülere neden olması açıklaması. Sır bu mu? Yoksa fazlası da mı var? Gerçekten orada ne oldu? Sanrılar? Gerçek? Gözle görülen mi, görüldüğü düşünülen mi? Bu sırrı çözmek için Solaris’e gönderilen psikolog Kris Kelvin.

Sonra uzun bir araba yolculuğu, yollar, yollar, köprüler, tüneller…  Detaycı kamera. Görüntülerin geçip gitmesine izin vermeyen, sizi dışarıya bakmaya zorlayan… Hayatın içindeki ayrıntılara odaklayan.

Solaris’te mümkün olan doğaüstü olay: geçmişin maddileşmesi. İnsanın kurtulamadığı geçmiş. Yok edemediği. Bellekte gizli olanın defalarca ve defalarca gün yüzüne çıkması, her çıkanın yeni bir gerçeklik olması ve onunla yüzleşilmesi. Kris’in geçmişi, yüzleşmesi gerektiği. Ama geçmişle ‘bugün’ yüzleşmeniz gerektiğinde, karşınıza çıkan geçmiş gerçek değildir. Tamamen ona benzeyen, ya da benzediğini düşündüğünüz ama ondan ayrı bir şeydir. Bugününüze ait bir şeydir artık.  Kris için Hari gibi. Kafanızdaki görüntü geçmişe ait görüntülerden oluşmaktadır ama onun içindeki gerçekliği, siz, bugün, tek taraflı inşa ettiğiniz için asla geçmişteki gerçek’lik’le karşılaşamazsınız. Hari’nin kim olduğunu bilmemesi gibi. Geçmişinizi sevebilirsiniz, ona yeni anlamlar yükleyebilirsiniz ama bazen ondan kurtulmanız da gerekir. Bu yüzden Kris, Hari’den kurtulmaya çalışır ve her seferinde biz Hari’den bir objenin/şal geride kaldığını görürüz. Aslında gördüğümüz Kris’in gördüğüdür. Kris’in bilinçaltı onu tamamen göndermeden ve geçmişinden bir iz/obje/şey geride kalmadan hayata baktığında/şimdiye döndüğünde ancak geçmişinden/Hari’den/ona karşı içindeki vicdan azabından kurtulabilecektir.  Hari’yi her yolculayışında/yok etmeye çalışmasında aslında biz Kris’in geçmişinden kurtulmaya hazır olmadığını fark ederiz. Filmde de dendiği gibi: Geçmişi yok sayarak onun hakkında konuşamazsınız. Hari’nin/Geçmiş’in varlığını yok sayarak asla geçmişten konuşmak mümkün değildir.

Hari, Kris’e çok önemli bir soru sorar:

-Kim olduğunu biliyor musun?

Kris’in cevabıysa aslında söylediğinin farkında olmadığının ifadesidir.

Evet, bütün insanlar bilir.

Oysa bütün insanlar kim olduğunu bilemezler ve bu soru da bir evet ya da hayır gibi kapalı uçlu bir soru değildir. Nereden geldiğini bilememek, bildiğini sanmak… temel soruları sorar burada bize film: Kimim? Nereden geldim? Cevap… aslında yoktur, sadece nereden geldiğini bildiğini sanmak vardır ama kesinlik yoktur filmde.

Kris’in itirafı, geçmişindeki Hari’yi bugünkü Hari’ye anlatışı, yarım kalanların yavaş yavaş açıklığa kavuşması, bulmacanın adım adım tamamlanması:

Son zamanlarda çok kavga eder olmuştuk. Eşyalarımı topladım ve onu terk ettim. Anlamamı sağladı… Öyle çok kelimeyle söylemedi. Birisiyle yeterince uzun yaşadığında kelimeler gereksizleşir. O kadar ciddi olduğunu düşünmedim ama sonra laboratuar ilaçlarını ona etkilerini açıklayarak buzdolabında bıraktığımı hatırladım.

Korktum ve ona gitmek istedim, ama o zaman da söylediklerini ciddiye aldığımı anlayacağını düşündüm. Üçüncü gün her şeye rağmen ona gittim. Ölmüştü. Kolunda bir enjektör izi vardı.

Sevdiğimizi/sevgimizi gururumuz yüzünden geri plana atıp, ona geç kaldığımızda, bazen, tamamen ellerimizden yitiverir. Geç kalıyoruz sevgiye, kendimiz ve bahanelerimiz, haklılığımıza inancımız yüzünden. Sevdiğimiz hep yanımızda olacak sanıyoruz, ama her defasında yanılıyoruz.  

Filmin içinde Cervantes, Dostoyevsky, Tolstoy, Faust: Yani insan, insanlık, ölümsüzlük, evren, bilgi ve ironi.

Hari’nin insana dönüşmesi, hissetmeye başlaması, aşık olması: “Belki de… Ama ben… ben bir insan oluyorum. Sizin kadar derinden hissedebiliyorum. İnanın bana. Onsuz da yapabiliyorum artık. Onu seviyorum. Ben insanım!

İnsanlığa insan olmayan bir varlığın/röprodiksiyonun, insan oluşunun aşamalarını vererek insanlığın ne demek olduğunun hatırlatılması. İroni. Ve Snaut’un ifadeleriyle bu tespitin netleşmesi:
Snaut: “Bilim mi? Boş laf. İçinde bulunduğumuz durumda, sıradanlık ve deha aynı derecede yararsız. Evreni fethetmekle ilgilenmiyoruz. Dünya’yı evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Öbür dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir aynaya ihtiyacımız var. “Bağlantı” için çabalıyoruz, ama onu asla bulamayacağız. Korktuğu ve ihtiyaç duymadığı bir amaç uğruna gayret sarf eden o “ahmakça insanlık durumu”ndayız. İnsanın insana ihtiyacı var.”

Düşüncelerinde kaybolarak Hari’yi kaybeden Kris. Geri gelen Hari. Yüzlerce kez geri gelebilecek olan Hari ve aslında asla geri dönemeyecek olan Hari. Geçmişinden kurtulamayan Kris, onu yeniden, yeniden canlandıran. Geçmişinin girdabında, sisinde günü/hayatı kaybeden Kris, belleğinin derinliklerinde mahkum kalan. Sanrılı bir hayatı gerçekliğe tercih eden ve deliliğinin farkında olan Kris yani deliliği tercih eden.

Filmin sonunda sorulan asıl sorular, tıpkı filmin sonunda, insan bu soruları hayatının sonunda sormalı, dediği gibi; filmin sonunda Kris, Snaut, Hari ve ölümsüzlük arayışındaki Sartorius’un diyaloglarıyla karşımıza çıkar:

Kris: “Neden böyle işkence çekiyoruz?”
Snaut: “Bence kozmik duyularımızı kaybettik. Antik çağlarda yaşayanlar o duyguyu mükemmel anlıyordu. Neden veya amacı ne diye hiç sormadı onlar.”
Snaut: “Büyük soruları seviyorsun. Sanırım yakında bana hayatın anlamını soracaksın.”
Kris: “Dur biraz. Alaycı olma.”
Snaut: “O soru çok banaldir. İnsan mutluyken hayatın anlamı ve diğer ebedi
meselelerle nadiren ilgilenir. Bu soruları insan bir ayağı çukurdayken sormalı.”

Kris: “İyi ama, ne zaman öleceğimizi bilemeyiz. Bu yüzden telaş içindeyiz.”
Snaut: “Acele etme. En mutlu insanlar bu lanetli sorularla ilgilenmeyenlerdir.”
Kris: “Sorularımız bilme arzumuzdan kaynaklanıyor. Buna rağmen en yalın insan gerçekliğinin korunması gizemi gerektiriyor. Mutluluğun, ölümün ve hayatın gizemleri…”

Snaut: “Hayatın anlamı? İnsan mutluyken hayatın anlamı, sonsuzluk hakkındaki diğer nadiren ilgilenir/ilgilidir. İnsan bu soruları hayatının sonunda sormalı. Ecelimiz ne zaman bilmiyoruz, bu yüzden de acele ediyoruz. En mutlu insanlar, bu lanetli sorularla canını hiç sıkmayanlar. Biz hayatı, onu anlamlandırmak için sorguluyoruz. Henüz/hala basit insani doğruları korumak için gizeme ihtiyaç duyuyoruz. Mutluluğun, ölümün, aşkın gizemi.   

Haklısın ama bunu düşünmemeye çalış. Bunu düşünmek eceli bilmek gibi bir şey. Zamanını bilmek bizi ölümsüz yapmaz.” 

 Rüyalardaki anne, geçmişteki Hari, geçmişin sisinde mahkum kalan Kris. Sonra asıl dönmesi gereken yere dönen: eve. Ait olduğu yere, ama asla evinden ayrıldığı zamanki Kris olarak değil.

Her şey yavaş yavaş normale dönüyor. Yeni ilgi alanları yeni tanışlar bile bulurum. Ama kendimi onlara tam olarak veremem. Asla. Irkımın on yıllardır anlamaya çalıştığı bu Okyanusla, hayali de olsa bir ilişki kurma olasılığını geri çevirmeye hakkım var mı? Burada kalmalı mıyım? İkimizin de dokunduğu bu nesnelerin arasında? Nefesimizin hatırasını taşıyan bu yerde?

Ne için? O’nun döneceği umudu mu? 

Ama bu umuda sığınamam. Bana kalan tek şey; beklemek. Neyi beklemek, bilmiyorum… Yeni bir mucize?

 

Acı çekmek hayatı gri ve güvenilmez gösterir, der film ve bu yüzden Solaris gri sislerin ardındaki şekillerdir, Ayrık olgular dağı’dır… Solaris gerçek ve rüya alemi, öteler, bilinçaltı…dır. Ve Solaris’te vicdan: Ziyaretçiler/ Maddileşen geçmiş’tir.

Ben kimim? Nereden geldim? Neden buradayım? Ve bu soruları sormak için, başvurulan giz/sis/gizem ya da Solaris. İnsan’ı, insanlık’ı anlatmak için, onun sorması gereken soruları sorması için, ya da bu soruları hatırlatması için bilimkurgunun kapısının aralanması. Bütün bilimkurguların tersine, içinde insan’ı barındıran ve hiçbir uzaylının içinde olmadığı bir bilimkurgu ile sadece ve sadece insanı anlatan, varoluşu sorgulayan bir film.

Suzan Nur Başarslan

scrisse, amo...

6 thoughts on “Solaris / Solyaris / 1972 / Andrei Tarkovsky

  • 27/02/2012 at 22:03
    Permalink

    Tarkovski’nin adını ilk kez Sadık Y.Uçanlar’ın Rüya Sineması kitabında okumuş, sonra Mühürlenmiş Zaman’ını almıştım,filmlerini ise çok sonra izleyebildim:)

    Tarkovski’de,senin bahsettiğin o ağır hareketlilik-göz kamerası durumu bana bazen çok sıkıcı gelse de özel bir yönetmen olduğu kesin. Ki Stalker’i bu ağırlığına rağmen defalarca izlemişimdir,severek. Solaris’ten ise yine senin dediğin gibi sahneler kalmış aklımda:) Okurken hatırladım. Tarkovski filmleri bir kez izlemeyle bırakılacak, üzerinde düşünülmeden tadına varılacak filmler değil bence.

    Reply
  • 27/02/2012 at 22:35
    Permalink

    Kesinlikle haklısın. Ben en çok Zerkalo’yu beğenmiştim. İmge-rüya-bellek… çok güzeldi.

    Reply
  • 18/08/2012 at 07:11
    Permalink

    Oncelikler elinize saglik. Ulkemizde ne yazik ki az bilinen yonetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin isminin, filminin burada yazilmis olmasi beni mutlu etti.

    Ancak kisacik bir kac sey belirtmek istiyorum. Tarkovsky’nin filmlerini bu kadar net yorumlamadan once onun beynini, hissettiklerini, planlamalarini ve yonetmenlik vasiflarini incelemek gerektigini dusunuyorum. Solaris de dahil olmak uzere butun filmlerini izledim ve izledikten sonra anladigim seyler cok farkliydi, Tarkovsky’nin “Sculpting in Time” adli kitabini edinebilirseniz, Tarkovsky film okulundan baslamak uzere kendi yazdigi ve yonettigi filmleri uzerinden anlatarak tum detaylariyla nasil bir sinemaci oldugundan bahsediyor. Kitabi okudukca ve verdigi ornekleri gordukce, filmlerini daha farkli yorumluyorsunuz. Zerlako’yu severim ya da Solaris’i severim demek buyuk cesaret isteyen cumleler kanimca. Ve eger yorumlarinizdan gidecek olursa, Tarkovsky filmleri oyledir, boyledir, kesin kelimelerle bitirebilecek cumleler olusturmaz. Hic bir zaman net bir soylem veya seyirciye aktarilmak istenen bir sonuc yoktur. Seyirci o yolculukta kendine ne katiyorsa veya ilgi kurabiliyorsa o film gorevini yerine getirmektedir.

    Film elestrisi ya da yorumu yapmak zor ve ozen gosterilmesi gereken bir eylem. Siz de elinizden geldigince yapmissiniz, elinize saglik. Ancak daha temelli, daha cok uzerine arasitirlmis olmali kurulan her cumle. Bu hem yonetmene, hem filmde emegi gecen herkese, hem de seyirciye saygidir. Her kosul goze alinmalidir, Tarkovsky’nin yasadigi donemin Rusya’sindan tutun da bugunku dunyaya.

    Tesekkur ederim.

    Reply
    • 24/12/2012 at 15:29
      Permalink

      Sanat eseri eleştirisi sanat eserini okumakla alakalı. İmgeler ve semboller üzerinden anlatımın yoğun olduğu modern sanatın hitap ettiği kesim kim? Sanat eserini yorumlama işini uzmanlara bırakan görüş, kanatimizce hamleleri ezberlenmiş satranç maçlarına benziyor. Bilgi, ölçü, ezberin önemi kazandırdığı bakış ile anlamlı. Yeni bir sanat eserine bakış konusunda deneyimli bir göz her zaman önde değil. Fazıl Say’ın duyduğu notayı, armoniyi bizim duyma şansımız yok. Ama müziğin bütününden gene de bir şeyler alma şansımız vardır. Zaten sanat konusunda derinleşmenn temelinde de bu ilgi vardır.

      Reply
  • 24/12/2012 at 16:20
    Permalink

    Enis Bay, özellikle modern ve sonrasında sanat eseri ancak açımlanmayla seyircinin/okurun… entelektüel ve duygu dünyasının tepkileriyle bütünlenebiliyor. Bu noktada eser, bilinçli göz’e muhtaç, öncülü olan, birikime sahip ama şu da unutulmamalı, duyarlı bir göz(kalp) tüm bu ezberleri bozup sanatçının bile orada göstermediği derinlikte olabilir.

    Reply
  • 25/12/2012 at 11:13
    Permalink

    Enis Beyle aynı şeyleri söylemişsiniz di mi? Evet, bence de öyle:)Gerçek sanat eserlerinde zaten eleştirmenlerin işi yok, olsa olsa irdeleme yaparlar, bilgi verirler,açılımlar yaparlar kendilerine göre. Eserden Benim duyduğum hazzı, bana kattığı bilgeliği, benim bakış açımı ise küçümsemeye hakkı yoktur. Ezel Akay şöyle demişti: Sen(yönetmen/yazar olarak) ilham verirsin, karşındaki istediği şekilde alır bu ilhamı.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir