Silahsız Yirmi Cümleye Hain Pusu

 

Telefon çaldı acı acı. Böyle bir girizgâh yapardı annem kötü bir hikayeye başlamadan önce. Vakit gece, hayırdır inşallah. Böyle de der miydi? Hatırlamadım. Bu yaşıma kadar kendimle konuşurken dâhi gece vakti iyi bir haber duymamışken, çalan bir telefondan bunu beklemek ahmaklık olurdu. Nefesimi tuttum, içimdeki kötü hisse sakin olup beni beklemesini söyledim. Dinlemedi. Karşıda titreyen bir ses, korkmuş ve hatta biraz da ağlamış; sarfedilen ıslak cümleler… Mesele anlatılıyor. Anlatıldı. Söylediklerimi vurmuşlar. En önemli cümlemdi beni arayan; kendisi hariç hepsi ölmüş. Küçük sıyrıklarla kurtulmuş anlattığına göre. Hain bir pusu; savunmasız yakalanmışlar. Bir adres verdim. Oraya gidip bekleyecek.

 

Telefonu, ışıkları ve gözlerimi kapattım. Yapılacakları düşündüm. Sonu gelmedi. Sonu gelen her sigaraya bir yenisi daha eklendi. Kalkıp bilgisayarın başına oturdum. Bir şarkı açtım. Bazı kelimeler eksikti. Kafamı kaldırdım, karşımdaki aynaya baktım. Karanlık odanın içinde bilgisayarın ışığı suratıma vurmuş hatta biraz da arkamdaki Nicolas de Stael’in tablosu “Yol”u aydınlatıyordu. Yakışıklı tablonun yanında çirkin olan ben, Picasso’yu temsil ediyordum. Aynaya da çirkin bir temsili gülümseme fırlattım. Kırılmadı. Tebessümünü üzerinden atıp rahatlayan kafamı tekrar indirdiğimde bir mailin geldiğini gördüm; “Tren biletlerinde kampanya”. Arka yüzündeki üç haneli güvenlik kodunu bir türlü ezberleyemediğim kredi kartımı çıkarttım. Tüm hanelerini girip, kuşetli vagondan söylemek istediklerim için tren bileti aldım. Sabahın ilk saatlerinde, güneşle birlikte hareket edecekti. Hepsini topladım, diğerlerinde olduğu gibi kararlı, ciddi ve aralara birkaç ağır söz ekleyerek ne yapmaları gerektiğini anlattım; “Dikkat çekmeyin, kompartımanınızdan çıkmayın, verdiğim adreste sizi bekleyen kelime dışında aranıza kimseyi almayın ve alelâde Mecnun’luklar yapmayın..” Ardından başarız olunduğu taktirde kendilerini nelerin beklediğinden bahsettim; “Silinebilir, karalanabilir, kaçırılabilir  ve sağ bir şekilde yanıma geldiğiniz anda bu gördüğünüz tabanca ile öldürülebilirsiniz.” Korktular. Bu sefer risk alamazdım. Almadım; söylemek istediklerime korumalık yapacak, büyük harflerden oluşan, sert cümleler kurdum. Ekleyecekleri bir şeyin olup olmadığını sordum. Ses çıkmadı. Toparlanın dedim. Hepsini tek tek evine bıraktım.

 

Bu sefer başarmam gerekiyordu. Kimden geldiğini bilmediğim bu güçlü direnişe karşı kararlı ve sert gözükmeye çalışsam da korkmaya başladım. Durdum; biraz düşünmeye çalıştım. Ben bu eylemi çalışmadan yapamıyordum. Çalışsam yapardım. Çalıştım. Birine kavuşabilmek için söyleyeceklerime mâni olmaya çalışabilecek üç kişiden bahsettim kendime; kavuşmak istediğim, kavuşmak istediğime kavuşmak isteyen ve bana kavuşmak isteyen. İkinci ve üçüncü seçeneklerin kimler olabileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Birinci ihtimale ise yaklaşmak dâhi istemiyordum. Yaklaştığım zaman vücudum kilitleniyor, sinir krizleri geçiriyordum. Aslında günler önce bir gece vakti, yine kendi kendime felaket tellallığı yaptığım bir anda onun söylemek istediklerinin bana ulaşmasıyla başlamıştı her şey. Bu sebeple birinci seçeneğe önem vermemeye çalışıyordum.

 

Herkesin eve girdiğinden emin olduktan sonra daireme geri döndüm. Gramafona antikacılar çarşısından aldığım yeni 45’liklerden birini taktım; Erik Satie, Gymnopédie No:3; bir kaplanı bile sakinleştirebilirdi. Evden çıkmadan yaptığım ve henüz soğumamış kahveden de bir bardak alıp sakinliğin tam ortasına yerleşmek istedim. Yerleştim. Bir an için ümitlendim. Bir başka an geldi; ayaklarıma bağlanan taşla umutsuzluğun dibine battım. Çıkamadım. Sadece basit bir koltukta oturduğumu farkettim. Ayaklarımı bir bacağı sallanan sehbapaya uzattım ve ağzımı müthiş bir estetikle açıp, esnedim. Esnememeliydim. Bu gece uykuya uğramak yasaktı bana ancak sorumluluk sahibi olmayı seneler önce başından vurduğumu unuttum. Uyudum.

 

Gözlerimi açtığımda öğle ezanının okunuyor olması bende; neden erken uyandım daha ikindiye çok vardı serzenişini peyda etse de normalden farklı bir gün yaşadığımı anlamamla birlikte cevval bir kalkışa imza attım. Bu ıslak imza kurumadan telefonda biriken mesajları açtım. Bir tanesinde; “Verilen adrese geldik, kimse yok.” Bir başkasını açtığımda; “Bir kağıt bulduk; burası güvenli değil, yazılan adrese gelin demiş.” Sonuncusunda ise “Bizi buralara kadar yolladın ve şimdi uyuyor musun? Hay senin yapacağın işe…” yazıyordu.  Aradım ve haddinden fazla ağır konuştum; orada olması gerektiği halde beklemeyene, orada olanlara, kendime… Telefonu suratlarına kapatıp rahatladım. Kısa süren bu eylem sonrası üzeri yaşlı kokan, içi yorgan ve döşeklerin koyulabilmesi için kocaman tutulmuş, kale kapısını açabilecek büyüklükte anahtarlara sahip dede yadigârı gardropa yaslandım. Düşündüm; gönderdiğim cümleleri, sıralarını, daha uzun olsa neler anlatabileceğimi ve eksik cümlenin bulunamaması halinde ne yapabileceğimi… Hâlimi ve duygularımı ifade edebilecek bu cümleleri yeniden bir araya getirmek kolay olmamıştı. Başlayıp da yarım bıraktığım bir sürü kelime, evin her tarafına dağılmıştı. Günlerce tek mesaim bu dağınıklığı toparlamak olmuştu. Onca emekten sonra bu girişim başarısızlıkla sonuçlanırsa, gücümü tekrar toplayıp cümle kuramamaktan korktum. Ben hiç bu kadar korkmamıştım.

 

“Merhaba,

 

Yıllar sonra attığın küçük bir mesajın bende yarattığı şiddete şöyle uzaktan bir baktım. Hem profilden hem yandan; o kadar telaşlı, çirkin ve sabırsız bir ifade yerleştirmiş ki suratıma; kendimi tanıyamadım ve iğrenç bir tebessümle yanlış oldu galiba dedim. Tüm bu şuursuz ifadelerimin yanında güzel şeyler de olmadı değil. Heyecanlandım ki bu eylemin vücuduma en son Türk Milli Takımı’nın Güney Kore’deki Dünya Kupasında üçüncü olduğu vakit uğradığını düşünürsek benim için ne kadar değerli olduğunu ve özenle saklanması gerektiğini anlarsın. Hani Hakan Şükür dokuzuncu saniyede gol attığında bana sarıldığın maç…

 

Ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum. Nasılsın? diye sormuşsun. Buna vereceğim cevabın sende ve senden alacağım karşılık sonrası bende yaratacağı etkiyi yaklaşık üç tam gün düşündüm. İki küçük bir büyük ara verdim. Bu paydoslarda biraz dinlenebilmek için de sadece seni hayal ettim.

1-      “İyiyim sen nasılsın?” diyeceğim. Bu sefer sen düşünmeye başlayacaksın; Gerçekten iyi mi? İyi olmadığı halde bana iyiyim mi diyor? Ya da “Ben de iyiyim sağol.” diyeceksin ve ben, bir mesaj daha atar mı acaba? diye ömür boyu telefonun başında yaşayacağım.

2-      “Eh işte fena değil. Sen nasılsın?” diyeceğim. Sen; “Hayırdır bir şey yok inşallah?” diye soracaksın ve muhabbet bir süre daha devam edecek. Ben, “Rahatsızım, biraz sensizlik var da.” diyeceğim ve sen belki de bir geçmiş olsun bile demeyeceksin.

3-      “Yıllar sonra beni tekrar yorma. Derdini direk söyle ve ona göre cevap vereyim.” diyeceğim ve sen; “Bir şey yok sadece nasıl olduğunu merak ettim.” diyip beni olduğum yere çivileyeceksin.

Dedem bir lafı toparlarken velhasıl diye cümleye başlarmış; babam söylerdi. Bunu çok ilginç bir olaymış gibi anlatması tamamen babamın ilginçliğinden kaynaklanıyordu. Velhasıl, cevabım için bir karara vardım; …………. (Kayıp cümleye not: tam buraya geleceksin.) İşte nasıl olduğumun tüm detayları bu cümlede. Cevaplarını, bana karşı hâl ve hareketlerini, her şeyini ama her şeyini buna göre düşün. Bende fazlası yok.”

Aklıma gelen bir eylemi gerçekleştirmek için diğer odalara doğru yürümeye başladıktan sonra ne yapacağımı unutup, söylemek istediklerimi zihnimde tekrarladım, dudaklarıma ezber yaptırdım. Son satırları tekrarlarken aynanın önüne geldiğimi farkedince tüm bu cümleleri mimiklerimle anlatabilmeyi diledim. Ardından aynaların da iletişim aracı olarak kullanabileceği günleri hayal ettim.

Kendimi toparlamaya çalışırken tekrar birikmiş cevapsız çağrılara karşılık verdim. Ne yapmaları gerektiğini sorduklarında istemeden cevapsız kalmayı tercih ettim. Panik yapmamaları için bir şeyler söylemem gerekiyordu lakin sadece nefes alabilmeyi becerebildim. Son bir nefes daha almayı planlarken telefonda acı bir fren sesi duyuldu. Birileri gelmiş, kalabalıklarmış, silahları da varmış ve çığlıklar, sesler; “Bunlar çok uzun cümleler başa çıkamayız, saklanın. Âh! vuruldum.”

Sesler kesildi. Telefon hala kulağımda. Uzaktan konuşmalar geliyor;

–          Temiz iş çıkardınız. Sevdiğimi hala sevebilme cürretini kendinde bulan adam artık bir şeyler söyleyebilmenin değil kendi canının derdine düşsün.

–          Kolay olmadı patron. Anlaştığımız ücretten fazlasını hakettik.

Bu ses… En önemli cümlem beni oyuna getirmişti. Sesini duyunca zihnimde canlandı kelimeleri; “Çağdaşlarının arasından sıyrılıp en iyi terketme ödülünü kazanmana rağmen seni hala sevebilecek ve sesini bir kere dahi duymak için yıllarca bekleyebilecek kadar iyiyim.”

Bir silah sesi daha duyuldu. Bu hain cümleye, ihanetinin bedelini ödetmek için yanıp tutuşmaya başlamışken şu anki nefretimin tek sahibi olan adam, zihnimde yapılacaklar listesinde en üst sıraya yerleşmiş olan eylemi gerçekleştirip tetiği çekti ve onu harflerine ayırdı.

Sezar şanslı adammış. Ben, “Sen de mi Brutus?” bile diyemedim. Tüm hırsım içimde, bana karşı bir kitle imha silahı olarak kaldı. Bir parçasını çevremle paylaşmak istedim; şiddet tarihinin en kötü tekmesini dizüstü bilgisayarıma doğru savurdum. O kadar beceriksiz bir vuruştu ki bilgisayar ileri doğru savrulurken güldü, gördüm. Daha çok sinirlendim. Parmaklarım alarm verdi. Titriyorlardı. Günlük sigara kotasını doldurmaları gerekiyordu. Yaktım, bir nefes aldım ve onlara verdim. Uzun sehpanın üzerine oturdum. İçimde yaşanan hisler arası geçiş midemi bulandırdı; Artık kavuşamayacak olmanın verdiği hüzne, bundan sonra yorulmayacak olmanın verdiği bir rahatlık ortak oldu. İmha edilmeye zemin hazırlanan zihnimde ise düşünceler birbirine giriyordu; Hala arayacak mıydım? Düşecek miydim yine peşine? Engeller? Benden bu kadar diyerek son noktayı koydum ama bir de parantez açtım sonu gelmeyen bir cümle için; “Belki bir gün…” dedim. Parantezi kapatırken salonun girişine savrulan bilgisayardan müzik sesi gelmeye başladı; “I still haven’t found what i’m looking for” diyordu dalga geçercesine. Damien Rice’ın sesiydi. Bono’dan daha güzel söylüyormuş diye düşündüm ve yine aynı alete şiddet tarihinin en estetik en sonuca yönelik tekmesini savurdum.

One thought on “Silahsız Yirmi Cümleye Hain Pusu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir