Şelale

                                                                    

            Derin ormanların uğuldayan köşelerinde arayıp  bulduğum şifalı bitkilere, ağaç kabuklarına bakıp değer mi canımı tehlikeye atmaya diyorum. Hele aklımın almaktan kaçtığı, böğürdeyen, bağıran o şelale…

O uğursuz yer! Kaç kere suya kapılıyordum, kaç kere kırmızı yılanlar zehirledi beni orada! Ah, beyaz sarmaşık! Her gerekli ve güzel şey gibi ulaşılmaz olmalısın!

Kalbimi avucuna alıp sıktıkça sıkan sularının sesiyle uyanırım bazen. Onca yüksekten düşüp de kanlar içinde  can veren ırmağının hayvanî iniltisidir sesin, ki rahat vermez bana, senden ırakta yattığım yerde bile. Halbuki şu güne dek insanoğlu sana hiçbir zarar vermemiştir, bize kızgın olamazsın ya? Daha hiçbir yiğit adam ya da kadın girmeyi düşünmedi ağzındaki mağaraya; sırtına gemiler değil kayıklar bile yüklemedik şımarık nehrinin; zehir de akıtılmadı kıyılarına…

Sanki ciğerini sökmeye gelmişim gibi seslenmen şart mı her seferinde? Daha onca mesafeden, sularını buzdan  iğneler yapıp üzerime salman şart mı? İlle de kulaklarımdan başlayıp burnumu, gözlerimi dolduran, oradan nefesimi sıkan, kalbime saldıran uğultun! Bir fanus gibi tüm bedenimi kaplayan, beni ürkmüş bir hayvan yavrusuna çeviren, adımlarımı ağırlaştıran, zekâmı örseleyen uğultun…

Irmağının kaynağından kıvrılarak çekişin yok mu bizi, boğazına tasma takılmış zincirli köleler gibi! Sana doğru her tırmanmak zorunda kalışımda, dikenlerin, sürüngenlerin arasından, güneşin altında karanlığı üreten o ulu ormandan geçerek, lanet ediyorum yalın ayaklığıma artık, lanet ediyorum artık, zehrini akıtmadan sarmaşığını toplamayı bildiğime!

Tamam işte, son gündü o, son gün! Senenin son sarmaşığı ile kör ettin beni, ellerime kocamışlığın titrekliğini verdin zamansız, şimdi de uykumda uğultunu duyuruyorsun, sadece ben uyanıyorum karın yorgan olduğu çatımın altında ateşler içinde! O ya da bizimki; seçim yapılmalıydı. İkisine birden yetmezdi ilaç, yetmezdi, gidemezdim bir daha o yağmurda, gitsem de bulamazdım, tek köktü, son! Herkes biliyordu bunu! İkisi de ölsün müydü? Seçilen onlarınki de olabilirdi, her iki köy de  kabullenmişti iki yerine bir ölüyü! O kur’a çekilmeliydi, seçim kimseye ait değildi!

Bir anne-baba ağlayacaktı ertesi sabah, mutlaka bir anne-baba! Üç kişiyi kurtardım ben, altı ölü yerine! Gitmediysem ağıtları dinlemeye, dayanamayacağımı bildiğimden. Burada da şenlik yapmadık ya! Oysa her gece: kötü bir ruhmuşum da sürükleyip ırmakta, döküyorsun yukarıdan aşağıya, yukarıdan aşağıya; hiç usanmadan, ta ki sıçrayıp gözlerimi açana kadar. Sonra hep o uğultu kulaklarımda: “Değer mi, değer mi?”. Acıdan buruş buruş yüzlerine bakıp, beyazlaşmış dudaklarından nefes ararken hangisine kıyabilir ki insan? Küçücük elleri kenetlenmiş kendi avuçlarına dönük. Daha sabah birlikte oynarlarken şimdi  yan yana boyunları devrik yatırmışlar; kim hangisini diğerinden ayırırdı ki? Sevdikleri başuçlarında ağıp dönerken kimin gözyaşının kiminkine karıştığını gören var mıydı? Kim sadece biri için ağlıyordu? Hangi çocuğu annesi daha az seviyordu? Kimse ayrım yapmadı, hiç kimse, bu yersiz bir lanet gibiydi sadece, hiçbirinin  hak etmediği. Ben de hak etmiyorum, elimden başka hiçbir şey gelmezdi! Yağmurda  coşmuş ırmağın gazabından korunmayı umarak yürümek kıyısından, yağmurda daha da kararan ormandan geçmek, yağmurda şelaleye tırmanmak, çamurda kayıp düşme tehlikesini bile bile, ve sonuç koca bir sıfır olarak dönmek aynı yollardan; dönebilirsem. Son köktü o, yoktu  başkası o uğursuz yerde! Sadece  bir haftada, bu mevsimde büyüyecek bir beyaz sarmaşık! Kim gördü, kim bildi, kim getirdi şimdiye dek? Hiç kimse! Öyle ki tek bir kişi değil  sormak, ima bile etmedi bunu! Anneler bile! Herkes biliyordu, herkes biliyordu başka yolun olmadığını.

Sevenlerinin çocukların başında döktüğü gözyaşları, sadece aşina bir ıslaklık gibi hayalimde, giderek uzaklaşırken zaman helezonunda, alttaki hatvede kalırken, tahtaya gömülen vidanın dibi gibi… Sen de mi ağıt yaktın, uğultunu gönderiyorsun, nehrine katıp? Fırlatıp atılan ve sonra geri çekilen bir olta gibi. Eline geçen  sadece bölünmüş uykularım olacak!

Nagihan Şahin

İzmir'in tüm kaldırımlarının Avrupa Birliği standartlarında olması için mücadele eden idealist bir mühendis. Bu konuda İspanyol meslektaşları ile CEN Technical Committee TC 227 başlığı altında fikir alış-verişlerini inatla sürdürmektedir.

3 thoughts on “Şelale

  • 19/11/2011 at 03:03
    Permalink

    Seçim, acziyet, isyan ve birbirinden güzel kelimeler iç dünyayla örülmüş ama dışa da bakan… Ellerine sağlık.

    Reply
  • 20/11/2011 at 12:19
    Permalink

    Bazı metinler insanın iç dünyasında dile getirelemeyen bir atmosfer oluşturur. Bu da öyle olmuş: şelalenin ürperten ama tutkuyla çeken uğultusu gibi.

    Reply
  • 21/11/2011 at 17:01
    Permalink

    Görüşler için çok teşekkür ediyorum .

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir