O

             Odası her daim güzel kokardı: Kremler, parfümler ve diğerleri… Birisi bir musluk açtı mı, duvar içindeki tesisat borularından su sesleri gelirdi. İşte bu ikisi, onun hakkında beynime kazınmış ilk iki veriydi ve belki de en belirgin iki şey.

            Küçüktüm ve onu, bu ikisiyle bütünleştirmiştim kafamda. Büyüdükten sonra ise aklımda kalan bu iki şey gönlümce sahiplenildi. Onunla ilgili, hatta o zaman dilimi ile ilgili her şey, görüntüler, konuşmalar hep bu ikisinin dumanında oluşup yer etti. Basit olaylar bile, bunların arasında, bunlarla birlikte, romantik hatta melankolik, mühim, sıradışı, güzel şeyler olup çıktı. Çoğumuzda olduğu gibi… Zaman galiba böyle bir şey, geçip gittikten sonra, kötü, üzüntülü günler, denizde erimiş, sedefleşmiş cam kırıkları gibi yuvarlaklaşıyor, güzelleşiyor. Yaşarken sıradan bulduklarımız ise tatlılaşıp büyük sevinçler ve özleyişler haline dönebiliyor.

            Tel örgülere parmaklarını geçirip dakikalarca mezarlığa baktığı günü hatırlıyorum. “Buralarda bir yerlerde olmalı.” demişti usulca. “Ne?” diye sormuştum. Benim varlığımı hatırlamış gibi yaptı. Koltuklarımdan tutup duvara çıkardı. Ben de yüzümü tel örgülere dayayıp mezarlara bakmaya başlamıştım. Sanki ne aradığımızı biliyormuşum gibi. Biraz sonra “Ne kadar çok gül var, değil mi?” diye sordu. ” Çok var.” dedim. “Ama çamların budanması gerek. Baksana, neredeyse mezarların üzerine abanacaklar.”

            Bu abanmak kelimesini onun sayesinde, o yaşta öğrenmiştim. O, çok gerekmedikçe bana birşey açıklamaz, beni olduğumdan daha büyük görür ve öyle davranırdı. Bunu şimdi anlıyorum. Ben de çocuklarıma onun gibi , bir büyük insanmış gibi davranmak isterim. Şu var ki bu “mezarların üzerine abanmış çamlar” cümlesi yüzünden, abanmak kelimesi, bende hiçbir zaman içinde barındırdığı o azıcık olumsuz, kabaca anlamı yaratmadı. Daha çok koruyup saklamayı anlattı. O yüzden ona sarıldığımda oğlum “Baba, boğacaksın beni, abanma üzerime” dediğinde hep tuhaflaşırım.

            O gün ne aradığımızı  bilmeden birkaç dakika daha tel örgülerden mezarlığa baktığımızı gayet iyi hatırlıyorum.

         Oralarda bir yerlerde olan neydi? Keşke bunu ona o zaman açıkça sorabilecek ve cevabı anlayıp  hatırlayabilecek yaşta olsaydım.

            Bugün onun da bir mezarı var. Başka bir şehirde. Bir gün yolum o şehre düşerse gidip onu ziyaret edeceğim. Eğer çam ağaçları yoksa bir şey yapamam; ama mezarına mutlaka gül dikeceğim.

Nagihan Şahin

İzmir'in tüm kaldırımlarının Avrupa Birliği standartlarında olması için mücadele eden idealist bir mühendis. Bu konuda İspanyol meslektaşları ile CEN Technical Committee TC 227 başlığı altında fikir alış-verişlerini inatla sürdürmektedir.

3 thoughts on “O

  • 08/05/2012 at 21:39
    Permalink

    İçinde ölüm geçen hikayelere zaafım olduğunu fark ettim. Ama bu hikayenizin güzelliğini gölgelemiyor. elinize sağlık.

    Reply
  • 10/05/2012 at 09:56
    Permalink

    Beğenilmesine sevindim. Aslında “uzun” bir hikaye olacaktı bu, ama akışına bırakıp sonra hiç ellemediğim bir kısa hikaye olarak kaldı…

    Reply
  • 18/01/2013 at 14:22
    Permalink

    Aslında o kadar güzel betimlenmiş ki devamı olsa saatlerce okuyabilirim. Aklınızda varsa devamını yazmanızı çok isterim.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir