Merhametsiz Yolculuk

Kalabalığın tam ortasında, kendini aramak gibi beyhude bir eylem içinde mücadele verirken tesadüfen yalnız kaldığı bir gece, bir evde, sadece çevresinin değil, ulaşmak istediği hedeflerinin dahi kalabalık olduğunu, kendine ait meselelerde şahsının gereğinden az rol aldığını fark etti. Bu sert farkındalık sonrası boşvermişliğin kapısından döndü. Biraz toparlanıp cevval zihinsel manevralara cesaret etti; en son ne zaman mücadele ettiğini, yine ne zaman kendini arayıp da bulamayacak kadar kaybettiğini ve neden yıllardır bunun peşine düşmediğini düşündü. Hiçbir zaman sonuç alamadığını bildiği kısır düşünce dairelerinde sabrını korlayıp bir yerlere ulaşmak istedi bu gece.

Ertesi güne hazırlanması gereken rapor, iş çıkışı gideceği hastane ve saatlerce trafikte geçireceği vakit… Tüm bunlar eve girer girmez zihninde yerleşik düzene geçmişti ancak bir sefer de olsa gündelik meselelere karşı galip gelmek arzusuyla doldu, taştı. Acemiliğini saklamaya çalışıp, telaşa düşmek istemedi. Kabul etti. Düşünme faaliyetini metalaştırarak, üzerine şekilci bir tavır ekleyen banker ruhlu öğretilerin kollarına bıraktı kendini. Bir kahve yaptı, negatif enerjiyi temizleyip, ferahladığına inandığı odaya girdi ve oturulduğunda daha sağlıklı düşünüleceğini iddia edenlere uyarak aldığı koltuğa yerleşti. Tüm bu ritüellere rağmen odaklanmakta güçlük çekti. Kandırıldığını ve kendisiyle yine dalga geçildiğini düşünmek istemedi. Başka değişkenlere fırsat vermeden kendi kendini kandırarak, çaresizliğin kaçınılmaz bir şekilde saklanmaya çalışıldığı ve yenilginin, büyük günahlar arasında yerini aldığı bu yüzyılda sahte bir galibiyet daha aldı.

Ancak bu galibiyet uzun sürmedi. Hayatı boyunca, kendisinden izinsiz yapılan hiçbir işi cezasız bırakmayan, düşündükleri üzerinden mutlaka komisyonunu isteyen ve elini kolunu sallayarak zihninde gezinen umutsuzluk, ceketini sıyırıp gösterdiği silahla onu tehdit ederken, kısa bir yolculuğa çıkacaklarını söyledi.

İnsana sunulanların debisi yüksek bir ırmak gibi gürül gürül aktığı bu yüzyılda, tam da hayattan bir şeyler istemenin makul göründüğü bir yaşta, istediği şeylerin daha iyi şeyler arzusuyla diri diri gömüldüğüne şahit oldu. Tüm bu gerçekleşemeyen isteklerin, ayın bile aydınlatmaktan çekindiği korkunç bir ormanın ortasında, sıkışık ve yer kalmayan bir mezarlıkta toplandığını sırtına dayalı bir smith wesson eşliğinde gördükten sonra umutsuzluktan istediği sigarayı hayatta en çok istediği şeyin kabri başında ateşledi.

Ormandan ayrılıp yollarına devam ettiler. Nereye gittikleri konusunda hiçbir fikri yoktu. Aklı hâlâ, yanıbaşında sigara içtiği o mezardaydı. Sahibi, omuzlarındaki tüm yeislerin müellifi, hareketsizliğinin mimarıydı. Arzusu mezara girdiği gün, kendisini de bir kafese kapatmışlardı. Hayatının belki de başında, bu kadar hırslı bir dileğe sahip olduğu için kendine kızdı, ardından kendisini hiçbir şeyin tatmin etmemesini ihtimaller dairesinde tartıştı ve yine mezardan öteye gidemedi. Bu arzunun küçük ortağı ise ayrıldıktan sonra işleri büyütmüş ve hayal dahi edemeyeceği yerlere gelmişti. Belki de hırs yapmasının sebebi kendi yenilgisinin ağırlığından ziyade karşısında alınan zaferin büyüklüğüydü.

Yeni durakları sevimsiz bir kasabanın, en izbe sokağı oldu. Rengarenk tabelasıyla sokağın başından görünen, dışardan bakıldığında kasaba kadar çirkin ve içine girildiğinde kesif rutubet kokusu yüzünden nefes almanın çaba gerektirdiği bir pansiyona uğradılar. Resepsiyonda çalışan kısa boylu, uzun saçlı adamdan müşterilerin listesini istediler. Sırtındaki namlunun ucuyla okumaya zorlandı. Odalar, onu duygusuzlaştıran alışkanlıklarıyla doluydu. Gerçekleşmeyen isteklerinden sonra alışkanlıklarının da kendisi için bir kelepçe olduğunun farkına vardı. Ancak şartların tekrarı hükümdarlığında süren bir hayatta istem dışı edinilen sayısız alışkanlıklardan nasıl kurtulabilirdi? Biraz önce başında durarak göz yaşı döktüğü mezarın sahibi de bir alışkanlık mıydı? Kafası o kadar karışmıştı ki bir mahkeme, bir hakim ve bir de kırılacak kalem istedi. Yargısız bir infaz da işini görebilirdi ancak kurulan dengeleri terketmek istemeyen zihni tekrarı tercih edip, bu aykırı düşünceleri def etti.

Birçok şeyi kavraması gerekirken bir yolculuk kadar süren idraki, eve geldiklerinde kapının dışında kaldı. Uyudu. Uyandı. Aldığı ilk nefeste maişet sıkıntısı hakimdi. Şehirdeydi ve hayat, geride bıraktığı insanların yaşamaya devam ettiği taşra sokaklarındaki kadar kolay değildi. Her köşebaşında tekerrürlerine selam verdi. Belki işe giderken takip ettiği istikameti bir kere değiştirebilse ya da aynı adımları atmayıp, sadece bir kere farklı kaldırım taşlarına basabilse, değişime cesaret edebilecekti. Ellerindeki kelepçelerle, kafeste yaşamına devam eden bir karakter için fazla iyimser bir temenni olabilirdi ama belki de tek ihtiyacı; hayatı zorlaştırıp, ardından çözüm satmak isteyenlerin bizden kaçırdığı, alışılagelenin dışında bir basitlikti. 

One thought on “Merhametsiz Yolculuk

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir