Kısa Metrajlı Filmler ve Dört Usta

Sinemada uzun metrajlı filmleri romana benzetirsek, kısa metrajlı filmler için hikâye diyebiliriz. Bir durumu, bir kesiti yakalayan bu anlatı kısa olmasına rağmen çok yoğundur; tıpkı maya gibi ve bu maya, size yönetmenin diğer filmlerine dair her şeyi anlatır, çünkü özü içinde saklar. Seçtiği tem’den, kamera çekimlerine bir başlangıcı içermelerinin yanında, size yönetmenin sonraki filmleri için de bir yol haritası olurlar. Yönetmenin gelişiminin de tespit edilmesi açısından bu ilk örnekler, sinemayla ilgilenen izleyici için mutlaka izlenmesi gereken yapıtlardır.

Altta dört usta yönetmene ait kısa metrajlı filmlere dair kısa notlar bulunmakta. Ve bu dört yönetmenin ortak yönüyse, insan’ı aktarmadaki başarıları. Kimi kısa bir ân’ı kimi süregiden bir hâli aktarmada kamerasını kendisine has üslubuyla, birbirinden apayrı tekniklerle izleyiciye aktarmada başarılı olan bu yönetmenler Krzysztof  Kieslowsky, Andrey Tarkovsky, Roman Polanski ve Abbas Kiyarüştemi.

Krzysztof Kieslowsky:

 

The Tram / Tramway: Kieślowski’nin 1966 yapımı ilk kısa filmi. Camdan yansıyan suret hep dikkatimizi çeker otobüse, tramvaya, trene, metroya… bindiğimizde. Hele de akşamsa bundan kaçmak imkansızdır. Bazen aradığımızın camdan yansıyan suret olduğunu düşünürüz, kısa bir süre sonra bitecek olan duygunun verdiği rahatlık ve umarsamazlıkla. İndiğimizde arkada bırakacağımızın peşine düşeceğimiz aklımızın ucuna gelmez ve bazen arkadan koşmak da yetmez. Yetişemeyeceğine koşmak…

 

Murarz / Duvar Ustası: Kieslowsky’nin 1973 yapımı, Polonya, Varşova’da yaşayan Jozef Malesa adlı nasyonalist sosyalist bir aktivistin 1930-60 arası hayatından kesitler sunan kısa metrajlı filmi.

Duvar örerek somut bir şeyler ürettiğinin farkına vararak yaşadığı hayattan uzaklaşan bir adamın deneyimlerinin sunumu. Üretmek, hava almak gibi onun için, somut ve görülür… Her ideoloji, bir gün özünün dışına düşerek, onun uzağında bir gelenek, yeni bir sistem oluşturur/inşa eder. Bu geleneğin içine daldıkça, sistemin içine girdikçe uzaklaştığınız bu öze, ancak bu sistemden uzaklaşarak ulaşırsınız.

 

Urzad / Ofis /Office: Kieslowski’nin 1966 Polonya yapımı 5 dakikalık kısa filmi. Tanıdık, kanıksadığımız, sıradan anların yönetmenin kamerasıyla yeniden hayatımıza girişi. İnsanın yalın aktarımı ve sözden, olaydan çok, hâlin kendini konuşturması.

En çok da sıradan zannettiklerimizin uzağına düşeriz. Kanıksamak, bildiğini sanmak aslında hayatı kaçırmak anlamına gelir. Görmeyi unuttuğumuzda, gözümüz alışılmamış olanı aramak kaygısıyla alışılandan uzaklaştığında… çok şeyi öteleriz farkına varamadan. Hayat ötelediğimiz anların toplamından başka ne ki?

 

Refren: Krzysztof  Kieslowski’nin 1972 yapımı filmi.

Sayılarla doğup sayılarla gömülüyoruz, doğum işlemleri kadar ölüm işlemleri de sayılarla ifade buluyor. Hayatın doğallığı içinde ölümü de bürokratik imzaların gölgesi altında yaşıyoruz. Kieslowsky kısa metrajlı bu filmde bunları anlatıyor. Onu izlemek Kafka okuyor izlenimi bırakıyor insanda, farklı elbette. Kafka’nın detaycı gözlemi bir kahramanın iç dünyasından verilirken, Kieslowsky’de kahramana odaklanma yok. “Eğer film çekerken peşinde koştuğum değerli bir amaç var ise o da kahramanlarımın iç dünyasını harfi harfine açıklayan, duygu ve düşüncelerini aktarırken onlara edebiyat yaptıran didaktik bir sinema dilinden inatla uzak durmaya çalışmaktır. Bunu başarabilmek için gerçekten de çok uğraşıyorum. Fakat, izleyicilerimin kahramanlarım hakkındaki nihai yargıya yalnızca perdedeki imajlar üzerinden varabileceği katıksız bir sinema dilini hiç bir zaman yakalayamayacağım.”diyen yönetmen de bunu ifade ediyor. Aslında yönetmen, merkeze izleyiciyi alarak bu hissi verebilirdi ama izleyicinin de uzakta tutulduğu, sadece durumun ortaya konduğu, sıradanlaşan ve hiyerarşik bürokratik işlemlerin merkeze alındığı bir film anlayışına sahip.

Andrey Tarkovsky:

Ubiytsy : Marika Beiku, Aleksandr Gordon ve Andrey Tarkovsky’nin 1956 yapımı kısa metrajlı bir film. E. Hemingway’in öyküsünün uyarlaması. İlginç yönü oyuncuların sinema öğrencilerinden olması ve Tarkovsky’nin de bunlardan birisi olması. (ıslık çalan ikinci ziyaretçi)

 

Katok i skripka Streamroller and Violin/The Steamroller and the Violin:  Tarkovsky’nin 1961 yapımı diploma tezi olan 45 dakikalık, çocuk ve dostluğa dair filmi.

Tarkovsky, imgelere dayanmasa da imgeleri kullanmaktan kaçınmayan, sembolik/metaforlara dayalı göndermeleri izleyicisinin dünyasındaki izlenime bırakan, onlara duygusal etkiyi arttırmak dışında bir anlam yüklemeyen, buna rağmen kendince bir imge ve sembol dünyası oluşturmuş bir yönetmen. Sanatı hakikat arayışı için kullanan, insan ruhunun acılarını ön plana çıkartan, hatta renkli sinemaya bile hakikatı gölgeler diyerek uzak duran bu yönetmenin filmlerinin ortak noktası: Şiir.

Roman Polanski:

The Lamp: Polanski’nin 1959’da çektiği kısa film, modernleşme ile kaybedilen ruhu oyuncakçı dükkanı ve özellikle eski bir lamba üzerinden metaforik olarak anlatır. Elektriğin gelmesiyle ‘eski’ yerini ‘boşluğa’ bırakır.

 

Gdy Spadaja Anioly (When Angels Fall Down – Melekler Düştüğünde): Polanski’nin yönetmenliğini yaptığı, 1959 yapımı 21 dakikalık kısa metrajlı film.

Başlangıçta gökten yere doğru inen kamera, sonda yerden yukarı doğru yükselerek filmi fizik ve üstü âleme taşıyan bir işlev üstlenmiş. Siyah-beyaz çekimler bugünü temsil ederken, geçmiş renkli çekimlerle verilmiş. İçinde sevgi, iki dünya savaşına ait zaman dilimi ve yaşananlar, geçmiş ve şimdi, hayat ve ölüm’ün olduğu çarpıcı bir film. Filmin savaş sahnelerinde, özellikle çatısı olmayan ev sahnesi, Tarkovsky’nin İvan’ın Çocukluğu filmini aklınıza getiriyor ki, bu sahneleri izleyince, acaba Tarkovsky, Poliansy’den mi etkilendi demeden duramıyorsunuz.

Zaman neleri değiştirir? Önce bedenin kendisini. Ruhun bir türlü çözemediği bir sırdır bu. O aynıdır da bedeni farklı, zaman sanki aynıdır da görüntüler farklı, anılar sanki an’dadır da olaylar farklı. Çağrışımlar seni dününe götürürken bugünden, mekânın ve zamanın bir yerlerinde bıraktığın bedeni özler ruhun. Kim olduğun, neye dönüştüğün, nerede olduğun değildir önemli olan. Tek bakış yeter eski denileni bugüne taşımak için, renkleri siyah-beyazdan her tona çevirmek için. Geçmiş bir masal ülkesidir artık miş’lerle ifade olunan. Savaşlar geçer bazen hayatınızdan, her yer toz-dumana karışır. Renkler vardır hayatın içinde, hatalar, istemeden yapılanlar, yerine konulamayanlar; renkler vardır hayatın içinde bir uykunun huzuru gibi bir beyaz bazen, ölüme yatmak gibi bir beyaz bazen, geçmişten anlar gibi bir beyaz bazen… Renkler vardır hayatın içinde, hüzün vardır renklerin tonunda, sessizlik vardır yüzdeki izin çizgisinde… bir melek gökten iner ve gün’ünüz biter.

Roman Polanski, çalkantılı hayatıyla, iniş-çıkışlarıyla, yaşadığı trajedilerle defalarca dibe vurmuş bir yönetmen. Gökten düşüş, akıp giden zaman, kimi sorgulama kimi teslimiyet. Kamera diliyse özenli, naif ve vurucu.

Abbas Kirayüstemi:

Nan va Koutcheh: Abbas Kirayüstemi’nin 1970 kısa metrajlı bu yapımı, yönetmenin ilk filmi. 1970’lerde İran sinemasındaki yeni dalganın bir parçası olarak Kiyarüstemi, bireysel film yapımı anlayışını tercih etmiş, bir röportajında, ilk filminden söz ederken; “Nān o Kūche benim ilk sinema deneyimimdi ve çok da zordu. Küçük bir çocuk, bir köpek ve profesyonel olmayan bir ekiple çalışmak zorundaydım. Ekibin tek profesyonel üyesi olan görüntü yönetmeni de sürekli azarlıyor ve şikâyet ediyordu. Aslında bir bakıma haklıydı; çünkü onun alışkın olduğu film yapımı anlayışını sürdürmüyordum.” sözlerini kullanır.

Acaba Reha Erdem, Beş Vakit’te bu kısa filmden etkilendi mi? Özellikle sokak arası arkadan kahramanı merkeze alan çekimlerde?

 

Hamsarayan(Koro): Abbas Kirayüstemi’nin 1982 yapımı kısa metrajlı filmi. Bir dede, kulakları duymayan ve iki torun, okuldan eve dönüp kapıyı açtırmak için arkadaşlarının da yardımıyla koro şeklinde kapıyı açtıran.

Kaparım kulaklarımı dünyanın sesine istemediğimde. Çok konuşan biri kadar sokaktaki iş makinesinin gürültüsü de aynıdır ruhumda. Merak ettiğimde sesler açılır dünyama. Sessiz dünyam bir çay ve sigara keyfiyle huzura dolar. Tebessümüm aydınlıktır. Güzeli duyarım, çocuk nefesinin ezgisini. Dünyam o nefesle dolar ve kapılar açılır… Kirayüstemi’nin kamerasından hayatın içine uzanın, nefeslenin.

 

Zang-e Tafrih: Abbas Kirayüstemi’nin 1972 yapımı, Breaktime, Teneffüs isimli kısa metrajlı bu filmi yönetmenin ikinci filmi.

Bütün suçlular suç mahalline geri döner, çocuklar hariç. Onlar kaçar, cezalandırmanın verdiği acının ön bilgisiyle. Hata yapsa da sevdiğini yapmaktan geri duramaz çocuk. Gözleri sevdiğine odaklanır, bir topa, bir oyuncağa… Vazgeçemez öyle hemen.

Kirayüstemi, İran sinemasında 1960’ların sonlarında başlayan İran Yeni Dalgası akımı yönetmenlerinden. Çocuk kahramanlar, alegorik aktarım, belgesel üslup, kırsal bölgelerde ünlü olmayan kişilerle film çekme ve özellikle araba içi ve dışı çekimlere eklenen sabit kamera çekimleri Kiyarüstemi’nin en belirgin özellikleri ve bunu yaparken Farsî kültürün kodları mutlaka kamerasının dünyasından yansımakta.

Suzan Nur Başarslan

scrisse, amo...

2 thoughts on “Kısa Metrajlı Filmler ve Dört Usta

  • 31/03/2013 at 17:58
    Permalink

    şiirsel sinemada yasalar insanı kolluyordu 12 kızgın adamda 8 numaralı jüri üyesi henry fonda “bu insan suçsuz ” diyordu düşünmeye davet ediyordu Boris Kaufmana saygıyla.merhamet erdemine inananlar için diyorduk se7en de suçlu ve masumun ne kadar kolay yer değiştirdiğini gördük David Finchere saygıyla.eski şaşalı sosyal konumundan çok uzakta gösterişsiz hayatı sindirmeye çalışan balıkçı kralın ağlara takılıp bocaladığını gördük Terry Gilliama saygıyla. Dövüş Kulübünde içsel yolculuğa çıkmış insan Tyler Durdene kurtar beni tyler kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar diyordu bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordu bir kez daha David Finchere saygıyla.Kuzuların Sessizliğinde dr hannibal lecter insanları hafıza sarayına davet ediyordu thomas harris kötülüğün kaynağına iniyorsunuz karanlık mahzenlere sessiz çığlıkların geldiği loş mekanlara şiirsel adımlarla diyordu Jonathan Demmeye saygıyla.Kara Şövalyede Joker batmana onlara göre sen bir ucubesin tıpkı benim gibi şuanda sana ihtiyaçları var ama ihtiyaçları kalmadığında seni bir hasta gibi dışlayacaklar diyordu Christopher Nolana saygıyla.1930′da çektiği lage dorda sevgililer bir türlü bir araya gelemiyordu archibaldo de la cruzun suçlu yaşamında (1950) archibaldo cinayet işleyemiyordu yokedici melekte bir grup insan evlerine gidemiyordu burjuvazinin gizli çekiciliğinde 1972 yemek yiyemiyorlardı ve arzunun şu belirsiz nesnesinde 1977 geçkin bir adam istediği kadınla bir türlü birlikte olamıyordu Luis Bunuele saygıyla.ve son olarakta aynasıyla şiirsel sinemaya görüntüler aktaran Andrei Tarkovsky yoldaşa saygıyla selamlar olsun.

    Reply
  • 29/12/2013 at 11:21
    Permalink

    şuda var. bir elinde bayat bir eti kemirirken diğer elinde sarkan yemyeşil bir soğanla sevgiliye gelen,claude chabrole saygıyla

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir