Kaybedenler Kulübü, Tolga Örnek (2010)

Kaybedenler Kulübü’nü izlemeye başlayınca aklıma radyoda lise döneminde/yatılıda dinlediğim Kürşat Başar’ın Sessiz Gemi programı geldi. Özel radyolar yeniydi daha ve her şey ilkti. Bir ara kesmek istemişti devlet yayınları, çok üzülmüştüm. Sizi o tüm sınırların, zincirlerin, yasakların, yapılması gerekenlerin ötesine taşıyan bir şeyin elinizden alındığını hissetmek, hem de zaten bunu gizli gizli yaparken ve o saatte ayakta değil, yatakta uyuyor olmanız gerekirken.

Herhangi bir misyon yüklenmeden, sadece kendini taşıdığın, paylaştığın, dünyanın hiçbir bağlılığını istemediğin, kimsenin konuşamadıklarını konuştuğun, herkesin sırtını döndüklerini sorguladığın, sansüre takılıp kalmak istemediğin, konuşmak istediğin, kimsen o olduğun ve farklı göstermediğin bir dünyanın içinde olduğun ve bunu bir radyo programında paylaştığında, sesinizin ulaştığı diğer mekanlardaki insanlara uzak da olsanız, onları umursamasanız da, önemsemeseniz de, ki onlar sizi önemser, merak eder, sizden etkilenir ve yüzünüzü merak da etse, o sesin üzerine hiçbir sureti yerleştiremediğinden görmemeyi tercih eder, bir şekilde bir bağ kurulur. Kimi bu bağı popülistleştirip etiket olarak kullanır, kimi de siz gibi sadece paylaşılan bu dünyada kalmak ister ve başka bir şey istemez. Bu, hep böyledir. Sıkışıp kaldığınız hayatınızda, yapmak istediklerinizle, olan hiçbir zaman örtüşmez ve başkasının bahçesindeki yeşillik her zaman daha yeşil gelmeye devam eder. İnsanları size yönlendiren farklılığınız sadece uzaktan güzeldir ve yakınlaştıkça insanlar sizden onlar gibi olmanızı ister, ne kadar severseniz sevin, bu, değişmez.

Dalganız gelgitle bir o kıyıya bir bu kıyıya çarparken, bazen bir limanda konaklamak istersiniz ve o liman sizin hep orada kalmanızı ister, oysa dalga, esen rüzgarlarla akıp gitmeye mecburdur. Su olmak akıp gitmeye yazgılıdır çünkü.

Kaybedenler Kulübü, Kent FM’de, Kaan ve Mete’nin yaptığı bir radyo programı etrafında 90’ların ikinci yarısında gerçek bir radyo programına dayanılarak oluşturulmuş, yönetmenliğini Tolga Örnek’in yaptığı bir film..

Seks, ölüm, sanat, yol, gitmek-kalmak, hayat, başarı, kaybetmek… gibi birçok koyuyu tartışan ama onu sonuca bağlamayan, toplumsal kabullerin dışına çıkan ve bunu yaparken farklı olmayı değil, sadece kendini olduğu gibi ifade etmeyi tercih ettiği için yapan, hayatı kendi istediği şekilde yaşamaya çalışan iki ana kahramana(anti-kahraman) odaklanan bir film Kaybedenler Kulübü. Yapılacak bir devrim kalmadığında, kendini içine attığın boşlukta, yalnızlık duygusuyla sıkışıp kalan bireyin hikâyesi. Kentin içinde sıkışıp kaldığın ve gidemediğin yolculuğun ağırlığıyla, sorgulamaların ve olanların çatışmasını görmezden geldiğin gene de ondan vazgeçemediğin bir yolculuğun tüketen ifadesi.

İçindeki şiirler, aforizmal cümleler, alıntılar, eserler ve diyaloglarla teknikten çok tematik unsurun ağır bastığı bir film ve oyunculuk olarak Nejat İşler’in performansı Yiğit Özşener’e göre çok daha başarılı. İşler öyle doğal oynamış ki, Özşener’in teatral oyunculuğunu dengelemiş diyebilirim.

“- Geçen cumaya gittim.
– Ne zaman?
– Salı. Ben hep salıları giderim, daha sakin olur…” diyaloglarıyla size tebessüm ettiren;

“Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki ?”, dediğinde sizi sözsüz bırakan;

“Kaybedenlik bir durum, seçim. Yalnızca oturmak ve seyretmek, beklemeyi bilmek. Bunun içinde Heidegger de var, Camus de, Sartre da, Nietzsche de… Bir nevi eylemsizlik, tamamıyla bir bakış açısı; bir şeyi kaybetmekten değil. Dinginlik hali, sakinleşmeyle örtüştüğünü söylemek mümkün. Vazgeçişin tersi çünkü bir kaybeden intihar etmez, ulaşacağı, değer verdiği bir şey yoktur. Değerli olan her şey değer verdiğimiz kadar var. Bir bilgelik arayışı…” dediğinde, kaybeden olmanın anlamıyla sizi yüzleştiren ve ona farklı bir kimlik giydiren;

“Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı?”, derken bulduğumuzu düşündüğümüz varışların gerçekten aradıklarımız mı olduğunu bize merak ettiren;

“Bazen gidersin, sırf dönebilmek için.”, diyerek aslında hepimizin artık gitmek değil, kalmak istediğimizi hatırlatan replikleriyle o kadar çok şeye dokunur ki film, izlerken, kelimeler öne çıkar ve o abartılı seks sahneleri geri planda kalır. Kelimelerin seksi yendiğini söyleyebilir miyiz burada? Sanat belki de filmdeki dinleyicinin söylediği gibi sadece seks değildir, fazlasıdır. Çok daha fazlası.

Bazen bir uçurumun kenarına geliriz, oradan atladığımızda her şey geride kalacaktır ama bir türlü cesaret edemeyiz; hayatta, aşkta, düşüncede, inançta… o uçurumu aşamadığımız anları bohçalayıp, kendimizi o limandan diğerine savururuz ve o uçurumun kenarına gelmek kolay değilken, hep, geri dönüşü seçeriz; ama bir tarafımız hep atlayamadığımız o anda ve yerde asılı kalır…

Mehmet Ada Öztekin ve Tolga Örnek’in başarılı senaryosu, Tolga Örnek’in yönetmenliği yaptığı filmin bir özelliği de, Red Camera ve Canon Marka II kullanılarak çekilmiş ilk film olması ülkemizde.  Tematik anlamda başarılı bir film. Kimi çekimleri klip çekimi havasını verse de, teknik konulara takılıp kalmayanlar için izlenmesi gereken bir film. İyi seyirler.

Suzan Nur Başarslan

scrisse, amo...

One thought on “Kaybedenler Kulübü, Tolga Örnek (2010)

  • 03/01/2014 at 23:42
    Permalink

    Beni en çok etkileyen söz kadınların özelliğine dair söyleneniydi; aslında her daim hemen herkes için geçerliydi.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir