Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

 

Sinema köylünün neyine? Köylü dediğin, ekin eker, tırpan biçer, amelelik yapar, madende çalışır. Sinema köylünün neyine?

Ama öyle değil işte…

İnsan cihanda hayal ettiği müddetçe var. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak da bir Mustafa Kutlu Hikayesi gibi. Basitmiş gibi görünüyor ama öyle değil. İmkansızmış gibi gelen şeyler bile bir bakmışsınız oluvermiş.Olmaması için bir sebep yok gibi gelen şeyler de olmayıveriyor. N’aparsınız, kaderden de öte bir kader var. Her şeyi kaderle açıklayabiliriz öyle değil mi? Hayatın ritmi yavaş. Büyük şehirlerdeki koşuşturmaca, keşmekeş yok Uluçay’ın sahnelerinde, planlarında. Yavaş akan, insanı yormayan bir akış. Küçük bir köy deresinin akışı gibi. Denizin uçsuz bucaksızlığı yoktur onda. Usuldur. Sakindir. Yatağını bile çok fazla aşındırmamıştır. Bir derdi vardır, bir hikayesi…

Sinemaya gönül vermiş iki çocuğun –Recep ile Mehmet- merkezinde olduğu hayat, ölüm, aşk, dünya halleri, yatırlar, müflis tüccarlar, delilerin de dahil olduğu bir hikaye, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak… Maceranın ucu gönül telimize dokunuyor sık sık. Çünkü gariplik var, aşk var, sevip de söyleyememe, söyleyip de kavuşamama var. Ustadan yenen dayaklar var. İyilerin sıklıkla kaybedişi var.Hemen ardından yeniden umutlanmak var.

Saçları “ipek gibi” denerek övülen Recep’in sevinçle ayna tarak aldığı bir anda, o övülmüş olan saçlarının kazınması var. Hayat keşke hep bu kadar naif olsa. Kesilen saçın bir çaresi var. Kökü Bağdat’ta değil ne de olsa.

Yine de tuzla buz olur aynalar. Kırılan o ayna, hayal kırıklarının resmidir. Üstüne kallavi bir de tükrük…

Tabutun içinde nefes alıp veren bir ölü görürseniz şaşırmayın. Asıl öldükten sonra yaşamaya başlıyor olmasın insan sakın?

Bir delinin sara nöbetinde akan-donan sahneler görürüz. Bir saralıyı dışarıdan gözlemlemekten çok daha fazlasını sunar bize usta bu filmle. Ya da, “O kadar aceleyle yaşıyorsunuz ki, hayatın akışını tam anlamıyla göremiyorsunuz” demiştir bize. ”Bir deliye küçümseyerek bakmayın, Onun da bir sırrı vardır” demiştir. Kim bilir?

Her şey geçer…

Karpuz Mevsimi de geçer.

Kendi halinde bir esnaf daha iflas bayrağını çeker.

Elde kalan bir ikiyüzelli gramlıktır. Bir de, devrilmiş bir pehlivan resmi. İyiler bir kez daha kaybeder.

Önce kızlar inat eder. Ya da nazın gereklerini yerine getirirler. Üstüne üstlük anasını sattığımın filmleri de bir türlü kımıldamaz. Allah taş mı yaratmıştır acaba diye sormadan edemeyiz. Vakti vardır her şeyin.

Polislerden korkulur taşrada, jandarmadan, kolluk kuvvetlerinden. Devleti karşısına almak istemez kimse. Onun içindir ki, bir kızın elinden ve dilinden gelebilecek en büyük tehdit; “polislere veririm seni” dir. Bunu yine de sen bilmezsin, arkadaşın bilir. Mektup vardır meram anlatmaya, ilân-ı aşk etmeye. Adrese postalanmaz, can dostun eliyle teslim edilir adresi yâr olan kişiye.

Kızlar Mektubu okuduğu zamanki o memnuniyet ve mutluluk ifadesi… Hiçbir şeye değişilmez ama bunu siz görmezsiniz. Üçüncü kişiler görür, bilir. Aşık sadece merakıyla ve umuduyla yaşamaya devam eder.

Sonra kızlar inadından vazgeçer, cevizi yer, filmler kımıldar, her şey üst üste gelir. Bazen iyi şeyler bile… Sağolsun, Dedenin de himmetiyle…

 

Bir deli, sırf ölmüş sevdiğinin siluetini perdede görebilmek için feda eder üç pillisini-ki bunu devlet kuvveti bile yaptıramaz ona normal şartlarda belki de…

Deliler bile hakikatin farkındadır. Giden gelmemiştir. Gelmez. Gelmeyecektir. Bir hâyâldir sadece beklenen. Bu hakikat, delileri bile delirtir, tarumar ettirir her şeyi. Viran olur projeksiyon, yırtılır perde, peliküller birbirine dolanır.

Bir fenerin aydınlığı bütün gerçeği acı bir şekilde yüzüne vurur çocuğun. Hayat şartları, kader ne derseniz deyin. Bir kavuşma olasılığı daha berhava olur. Bu böyledir. Işık size her zaman iyiyi ve güzeli göstermez. Tüm perdelerde mutlu bitmez sonlar.

Bir müddet sonra, aynı ışık var olmayan bir deniz manzarasını sürer ayaklar altına. Korku ile gerilim arasında gidip gelen hikâyeler anlatılır. O hâyâl kırıklığını gösteren ışık, bir de bakarsınız umudun yolunu gösteriverir.

….

Sonra yazın bitişini haber verir uğuldayan rüzgar, yağan yağmur, birbirine vuran pencere kanatları.

Zaten kanatlar çok şey söyler insanoğluna… Kuşların kanatları da olsa, pencere kanatları da olsa…

Karpuz kabuğundan gemiler gerçektirler. Fırtınalı havalarda en güvenlisi onlardır. Onlar ne en son mühendislik ürünü, ne de teknoloji harikasıdır. Allah işidir. Allah lütfudur. Onları Allah korur.

Murat Özel

Ne zaman doğduğumla alakalı alimler ihtilafa düşse de, reenkarnasyona inanmam. Sadece tabancaları(namlusu bana dönükse) severim. Yanlış anlaşılmaya, anlatmaya, daha uzun yaşamanın sırlarına karşıyım. Bir de kişisel gelişime. Hayatta en çok sevdiğim söz de Ah Muhsin Ünlü'nün sözüdür: "insan acizdir, muhtaçtır; fazla artistlik yapmamalıdır" Yeni bir şey olursa söylerim.

2 thoughts on “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

  • 02/05/2012 at 15:35
    Permalink

    öyle ki koştuğunuz zaman sonunu göremediğiniz ama aniden o uçsuz bucaksız yeşilliğin sonunda okyanusu farkettiğiniz uçurumlar vardır, bazı anlar da böyledir. tanbur sesi gibi. sonrasında ne olduğunu bilemezsiniz. bu yüzden uluçay’ın bu filminin sondan başladığını hayal ederim, düşünürüm. duvardaki deniz yansımasına bakıp ayakların ıslandığını hissetmek gibi. teşekkürler.

    Reply
  • 07/05/2012 at 13:33
    Permalink

    Samimi ve merak ettirici bir tanıtım yazısı olmuş :)

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir