Karımla Yatan Adam

Bir Adam Yaratmak’a ithaftır. [1]

“Karınla yatan adamım.” dedi.

Karımla yatı-YOR-muş! Şimdiki zaman. Geçmiş değil. Hâlâ… Hâlâ…

Bir kadına bir erkek nasıl yetmez?! Bu, nerede görülmüş?! Yetmediği durumlar var demek ki. Öyleyse yetmeyen ben miyim?! Neye yettim ki, bu bir soru değil!

Bir kez olsun inanmak istemiştim. Hiçbir şeye inanmayan ben, görünmeyen hiçbir şeye, geçmişe, geleceğe, belleğe, hayâle, Tanrı’ya inanmayan ben, bu kez ve İLK kez inanmak istemiştim.

İnanmak istemiştim: Aşk’a. Garip, o da yokmuş.

Karımla yatan adam… Bu, ben olmalı değil miydim, evet, bu bir soru.

“Bu ben miyim? Söyleyin bana ben kimim? Kim kuşandı elbiselerimi, kim giyindi benim kalıbımı da çıktı karşıma? Söyle diyorum, ben, bu ben kimim?” Ben? Ben kimim? Sahi, kimim? Bir adam yaratmaya da çalışmadım oysa. Benim kurgum değildi o adamın BEN’i. Öyleyse neden? Belki de kurgu olmadığı için.

Karımla yatan adamla karım bağıra çağıra bir şeyler konuşuyorlar. Benim hakkımda olmalı.

Ona neden söyledin?!

Boşanacağım, seninle olmak istiyorum, demiştin!

Tek kelimelerini duyamıyorum. Kulaklarım duymayı reddediyor ya da bilincim, kim bilir belki de bilinçaltım. Onların dünyasını duyamıyorum. Belki de sorun budur: Kulaklarımı onların dünyasına kapamam. Ne çok belirsiz ifade kullanıyorum: Kim bilir, belki de, ya da gibi.

Evin bahçesinde bir incir ağacı olmalıydı ve oraya asmalıydım kendimi. Öç almak için mi onlardan? Pasif direniş? İşte öldüm, görün gününüzü! Hah hah ha! Oh olsun! Vicdan azabından birbirinizin suratına bile bakamayın. Hadi bir ölünün kemiklerini çiğneyin bedenlerinizle, şehvetinizle, terinizle ve bütün o çiğ vücut sıvılarınızla mı demek istiyorum bunu yapmayı kurgulayarak? Öyle olmalı. Aldatılan adamın kuşbakışı ya da kuşbaşı intikam senaryosu! Bir veda mektubu yazmalı öyleyse. Çok dramatik olurdu, değil mi? Hımm, olurdu. Aldatılan adam intihar etti. Yok, yok, şöyle denilirdi: Karısı, başkasıyla yatan adam, yok, yok, bu da değil, boynuzlanan adam kendisini incir ağacına astı! Bu ne lan, erkek dediğin ölmez, öldürür! Elbette aldatır bu kadın seni, işe yaramaz herif! Ve benzeri bir yığın son dakika yorumları peşi sıra gelirdi ölü evinden. Mesela: Naifti zaten, sessizdi. İnsan arasına HİÇ karışmazdı. Kendince havalara girerdi ben çok entelim-dantelim diye. Şimdi karısı örsün ardından dantelini. Ben ve benim aptal kurgum. Daha derin sorgulamalar olmalıydı bu sonucun sebebi. Varlığıma dair olanlar gibi. Bu çevrede incir ağacı yok ki! Kesilmiş hepsi, bir tane bile kalmamış. Oysa çocukluğumda buralar incir ve zeytin ağaçlarıyla doluydu, evimizden ta sahile dek. İncir, yasaklı ağaçtı. Cinlerin meskeniydi. Yaklaşılmaması lazımdı. Çocukluk işte!  Neden bir tane bile bırakmamış insanlar! Onun altında sonsuza dek uyumalıydım. Sonsuza dek mi? Sonsuz!

“Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni bu ebedilikten.” Bu sonsuz saçmalığı da nereden çıktı? Bilinçaltım, olmayan şeyleri allayıp pullayarak -sonsuzluk!- bu fikri –bu bir fikir mi?- bana kabul ettirmeye mi çalışıyor?

Asla seninle olmayacağım!

Ama benimle yattın!

Bu, bir kurgu olsaydı, elbette benim yazdığım bir kurgu, tamam abartmayayım ya da bir başkasının yazdığı bir kurgu, kulağıma gelen ama oradan içeriye giremeyen dış cümlelerin söyleyenine birer isim verilir ve konuşmaları tırnak içinde gösterilip,

“…”dedi kadınla yatan adam

ya da

“…”diye söyledi kadın, gibi ifadeler olurdu.

Kadınla yatan adam… Bir başkasının karısıyla… belki de evli olan onlardır ve ben bir başkasının karısıyla yatan adamımdır. Yanlış kadınla yatan adam, benimdir. Konu bu değildi sanki. Ah, elbette, sonsuzluk! İnanmayan adamın inanç vızıltıları. Görünmediği için inanan o adamın, Hüsrev’in aksine ben, görünmediği için inanmıyordum. Somut değildi, nesnelliği yoktu, elle tutulmuyordu ve ispatlanamıyordu. Her ispat, kendince var ettiğin sebeplere dayanıyordu. Şöyledir, böyledir… derken ve tasvir ederken kendindeki akıldan yola çıkıyor ve sınırlandırıyordun inandığın varlığı. Bir çerçeveye hapsediyordun. Sınırsızdır derken bile sınırsızlık çerçevesiyle sınırlıyordun. Kendi sınırlarım ve sınırsızlığımla belirlediğim bir Tanrı, nasıl benim Tanrı’m olabilir? Şu kadar sevap hop cennettesin, cennetin üçüncü katı, güney tarafı; şu kadar günah, pıt cehennemdesin, cehennemin altıncı katı, kuzey-doğu tarafı. Kendi kafana göre kimin nereye gideceğini de yüzsüzce dile getirebilirsin bu arada. Herkes yapıyor! İlla şu ölçülerde olmalısın, asla belirlenen şekli aşmamalısın. Onların Tanrı’sına inanmak da şart olarak önüne sunulur. Kimse kusuruma bakmasın ama sizin Tanrı’nız benim Tanrı’m olamaz! Sizin var ettiğiniz bir Tanrı’ya inanmayı reddediyorum! Tanrı mı?! Hani sonsuzluktu konu. Neyse! Ruh ölmezmiş! Hah! Ruhum, varsa eğer öyle bir şey ki yok, şu anda bir ölü. Hiç yaşamadı bile denebilir. Bir ara yüzmeyi denemiştim. İstisnasız bilen bilmeyen herkes nasihat verip kendini suya bırak, teslim ol, su seni alıp götürür… saçmalıklarını zırvalamıştı. Suya teslim olmakmış! Çabalamadan su seni nereye götürebilir?! En iyi ihtimalle dibe! Sonuçta yüzmeyi öğrenemedim. Yarım bıraktım. Kimileri sorunumun bu olduğunu söyledi. Her şeyi yarım bırakmak, tamamlama sabrı gösterememek.

Çık hayatımdan, her şeyi mahvettin!

Neden çıkacakmışım?! Bu ruh gibi adamla mı yaşamak istiyorsun?

Hatta kimisi ayran gönüllü olduğumu söylüyordu. Onların dünyalarına uyum sağlayamıyordum. Her denediğimde, istisnasız her ne olursa olsun, başarısız oluyordum. Adına ayran gönüllülük deyip kestirip attılar. Bu etiket sayesinde de denemekten azâd edildim. Bir insana fırsat verirseniz, hele de sizi eleştirme fırsatı, sizi yerin dibine batırıp batırıp çıkarır. Düşünmez bile bir kez, bu söylediğimin ondaki yankıları ne olacak diye. Ben de bendeki yankıları azaltmak için, tamam itiraf ediyorum, tamamen yok etmek için, uzak durmaya başladım onlardan. Sadece kendi sesimin yankısını duymaya başladığımda ise başka seslere yer kalmamıştı içimde.

“Bu, benliğimizin öyle bir tarafı ki, yaralı bir parmak gibi sargılar içindedir. En keskin ağrıyı bu sargılar çözülürken duyarız. İnsan orada bütün bahtıyle yalnızdır. Eksikleri, fazlaları, korkuları, enînleri, bezginlikleri, hasretleri, her şeyleri” ile. İşte tam da böyle düşündüğüm bir zamanda, belki okuduğum romanlardan, izlediğim filmlerden, dizilerden, oyunlardan sanırım, bir aşkın beni tedavi edeceği, beni tamamlayacağı yanılgısına düştüm. Şimdi o YANILGI bir başka adamla yatıyor. Hâlâ tartışıyorlar. Ne kadar çok kelime! Karımla ben tüm evliliğimiz boyunca bu kadar kelimeyi sarf etmemişizdir.

Yoruldum senden!

Gene de hayatından çıkmayacağım!

Hiçbir şeye sıkıca tutunamadım, sarılamadım. Aşka bile. Oysa yolun başında: Gidelim mi… demiştim ona. Nereye, demişti. …birlikte, demiştim. Gidelim öyleyse, demişti. Kelimeler de eskiyor. Zihnim… Zihnim… Bir labirentti zihnimin içi. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ya da uğraşmadığı; ama ben orada özgürce dolaşıyordum ve isteyerek ve hiçbir çıkış yolu bulmayı umut etmeyerek. Çıkış değildi istediğim. Zihnimin içinde kalmaktı. Zihnimde bir labirent değil, bir kule inşa etmeliydim. Karmakarışık diller anlamına gelir bu ve Babil! Bu değil! Değil! Onun da sonu Tanrı’ya çıkıyor. Şimdi hatırladım, konu sonsuzluktu. Zihnimin içinde kıçı-kırık hikâyeler var. Hadi çitleyelim.

Dinliyor musun beni?

Seni duymuyor bile, neden hâlâ ona sesleniyorsun?

O dünyaya ait değilsin, demişti. Gene de beni o dünyaya sokmaya çabalamıştı şimdi başkasıyla yatan karım. Onun küçük burjuva isteklerine göz yummuştum. Madem fedakârlık yapılacaktı, ben de bir şeylerden taviz vermeliydim. Çabaladım ama bu çaba da yarım kaldı, başaramadım ve bana, o dünyaya ait olmadığımı söyleyen kadın, beni dünyasına girmemekle ve onu yalnız bırakmakla suçladı. Artık onu nasıl duyabilirim? Benim dünyama kulaklarını bilerek kapattıktan sonra.

Onu anlamıyorsun!

Sen anlıyordun madem; neden benimle yattın?!

Hep ulaşamayacağım bir yıldıza el uzattım. Gözümle gördüğümü ellerimin içine alabilirim sandım. Yanılmışım. Yanıldığımı bildiğim hâlde, yanılmışım. Gördüğünü sanmak da bir yanılgı. Görünmeyene mi inanmalı o adam gibi?

“Razı değilim Allah’ım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. Bu dünyada bırakamayacağım hiçbir şey yok. Ne deniz, ne ağaç, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne de ben. Bu kalıbım, bu zarfım, bu kafesimle ben. Onların hepsini bırakabilirim. Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu bırakamam. Ben yok olamam. Ağlarım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat yok olamam. Her şey benim olsun, vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki samanyolu, ay, dünya vereyim. Fakat aklım bana kalsın! Aklım bana kalsın! Aklım!.”

Her şeyimi verdim dünyanıza, karımı bile. Şimdi delirme yaşı mı? Kırk yaşındaydı Hüsrev delirdiğinde, tam da şu an olduğum yaşta. Ne kadar da zarifti delirirken. Delirirken bile nedenlerini ricalarla anlatmaya çalışıyordu kendisini anlamayan insanlara. O kadınla da yatmamalıydı, gazetecinin karısıyla. Hiç sevmedim onu zaten. Selma da ölmemeliydi. Asmalıydı kendini bir incire Hüsrev. İşte o zaman tam bir trajedi olurdu. Asamadı. Yazık oldu. Babası kendisini bir incir dalına asmıştı, diye başlamamalıydı piyes; Hüsrev’in yazdığı piyesteki gibi başlamalıydı:

“Babam kendisini bir incir dalına asmıştı.”

İncir ağacı: Babası, geçmişi, geleceği, mazisi, dünyası. Mazisiz yapamayan birinin ellerinden iki kez mazisinin alınması -işte bu yüzden diyorum ya, geçmişe inanmam diye-. Birincisi, babasının kendisini incir ağacına asmasıyla; ikincisi, Hüsrev’in kendisini asmasın diye incir ağacının toprak hizasından kesilmesiyle. Geçmişine dayanırsan bu kadar, elbette geçmişin elinden alınınca kaçacak yerin kalmaz Hüsrev!

Hüsrev’in ruhu çırılçıplak ortaya dökülmüş piyeste ya da şöyle mi demeliydim. Yazarın ruhu. Ne dedim, ne dedim: Ruh?! Ne çok tutarsızlık!

Ne yapayım! Kestiniz incir ağacını!” Bu cümle Hüsrev’in, tüm tutarsızlıklarının imgesi. Kendime uyarlasaydım ne derdim? Bilemiyorum. Ben Hüsrev değilim ki yazdığım eseri taklit etsin yaşamım; ya da yazdıklarım, varsa eğer, ki yok demiştim, ruhumu yansıtsın.

“Şimdi onu kestiniz. Ta dibinden, toprak hizasından kestiniz. Böylece dünyamı kesmiş oldunuz. Artık anlıyorum ki, dünyam, ta dibinden ve toprak hizasından kayboldu.”

Buralarda incir ağaçları vardı. Ah, evet, eskidendi, çok eskiden, çocukluğumdan. Neden hiçbiri kalmamış. Özellikle mi kestiler, ben kendimi onlardan birinin dalına asmayayım diye? Neden bunu düşünsünler ki?! En azından biri kalmalıydı. Dalında ölemesem de gölgesinde sonsuz bir uykuya dalabileyim diye.

En azından tek bir dalı kalsaydı…

Resim: Akira Kurosawa

 [1] İtalik yazılar Necip Fazıl Kısakürek’in Bir Adam Yaratmak adlı tiyatro oyunundan alıntıdır.

Suzan Nur Başarslan

scrisse, amo...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir