Kanon Farkındalığına Tepki

Huanbin Cai

Geçtiğimiz günlerde, çıkması planlanan bir derginin blogunda şiirimizdeki ‘niyet edilmiş kanonik eğilimi’ eleştiren bir yazı[1] yayımlandı. Şiir üstünde duran, ‘içeriden’ yani eleştirdiği mekanizmanın bütün göstergelerinin ‘farkında’ olan ancak kişisel bir dille yazılmış bu yazı genç bir şairin şiir ortamındaki ayak oyunlarına, gizli niyetlere tepkisini de açığa vurdu. Bu genç şair, başkalarının niyetleri / maksatları konusunda da bilgi sahibi olarak konuşuyordu. Genç şairin, şiiri ve bunun gerisindeki niyetleri dikkatle izlediği ve bazı gözlemlerinin doğru olduğu söylenebilirse de yazısının tezini niyetler üzerinden kuramayacağı açıktı. Ayrıca onun susmak istemi, dile getirildiği için anlamsızlaşıyordu. Susmak isteyeni engelleyen bir kurgu yoktu nihayetinde. Susmak, ayrıca, Aysel’in[2] özgürleşememe bedeli gibi bir şeydi. Sessiz bir iç dünya kurulmamış bir iç dünyadır.

Susmanın jest olarak bir örneği 1952’de icra edilmişti. Cage’in bugün artık deneysel besteciler tarafından çoktan geride bırakılmış 4’33’’ adlı parçanın ilk icrasında piyanist David Tudor sahnede piyanonun başında duruyor, ellerini 4 dakika 33 saniye tuşlar üstünde tutuyor ve bu arada üç hareket içeren bir jest yapıyordu. Bu arada bu ilginç müzik sadece sessizlikten oluşmuyor, salonda bulunan kimselerin çıkardığı öksürük sesleri, kâğıt hışırtıları ve sair gürültüyü de içeriyordu. Bugün video olarak kitlelerce bir ilginçlik örneği olarak paylaşıldığında bütün ‘belirsizlik esprisi’ni yitirmiş olan 4’33’’ parçası da sanat dünyası tarafından aslında el üstünde tutulmuştu. Bir diğer deyişle asimile edilmişti.

Yine de bu küçük yazı şiirimizdeki kötürümleşmiş, birikmiş ‘şiirsiz şair olma’ niyetlerinin topunu birden aslında nefretini saklamadan sorguluyordu. Fakat elbette ciddi rahatsızlık yaratması gerekirken, kimse tarafından tartışılmadı, yanıtlanmadı. Bunda yazının duygusal üslubunun, yazının sadece internette yer almasının etkili olduğu söylenebilir. Ama daha önemlisi bunda asıl rolü oynayan edebiyatımızın paradoksal durumudur. İnsanın gayritarihsel olamayışı ve aslında tam da gayritarihsel olduğu an yaratabiliyor olması. Bu oldukça yaygın çelişkiyi aşamayanlar için şiir tarihi ulaşılmaz nesne olacağı için arzu nesnesi olmaktan hiç çıkmayacak. Dolayısıyla bırakınız şiir tarihine doğru koşsunlar, denebilir. Nietzsche’nin plasik güç dediği “Kendi içinden kendine özgü bir biçimde gelişen güç, geçmiş ve yabancı olanın biçimini değiştiren, ona yeniden biçim veren, yaraları iyileştiren, yitirileni yerine koyan, kırılan biçimlere kendi içinden yeni bir biçim veren güc”e sahip olansa zaten arzu nesnesine ulaştığı an vazgeçendir.

Basit veya değil bir karşı çıkışın anlamını kazanması için karşı çıktığı şeyin sağlam bir kurgusu olması gerektiği kadar çıkışın da sağlam bir gerekçesi olması gerekir. “Dada ve Rus konstrüktivizmi gibi ‘karşı sanat’ hareketleri ya da Marcel Duchamp ya da John Cage gibi sanat karşıtı tavırlı yazarlar saldırdıkları sanat kurumları ve sanat kategorisi karşısında çoğunlukla ikircikli kalmışlar, bu kurumlar ise sanat karşıtı eserleri ve eylemleri çabucak bünyelerine alarak eritmişlerdi.” (Larry Shiner)

Yazıda şikâyet edildiği şekilde sahi üstüne oynanan bir şiir tarihimiz var mıdır? Tasniflerle çatılmış, her dönem iktidarın yedeğine girmeye hazır bir müfredatla pekiştirilmiş listeler var elimizde. Bu kaçınılmaz, çünkü öyle veya böyle edebiyatın kurumsallaşması daima siyasetle ilişkilendirmek suretiyle yapılır. Bunda ilk ve en önemli bütünleştirici unsur da dildir. Dil “bir siyasi bütünleştirme, merkezîleştirme, normatifleştirme ve net yorumlama aracı” (Lev Kreft) dır. Aynı dili, aynı alfabeyi, aynı zaman içindeki göstergeleri kullanıp diğerlerinden farklı olma şansımız var mıydı ki? Kaos sürüyordu.

Kaos ortamında “şiir tarihi” aslında yoktur. Kaosta oluşan şiir tarihimsi eğilimlerin rolleri, istedikleri veya sandıkları kadar etkili olabilir mi? Şikâyetlerimizin kendisine iletileceği bir makam olmadığı gibi kendisinden şikâyetçi olacağımız kişiler de şair olma arzularından suçlu bulunamazlar. Ama olmayan bu “şiir tarihi”ni –çünkü kaos ortamında da bir seleksiyon vardır, isimler manzumesi ve listeler oluşur- bile arzu nesnesi sayanlar var. Bu bir suç veya değil, tartıştığımız bu değil. İster istemez bir “ortam” var. Bu da kesinlikle bir tür “yaşayan şiir cumhuriyeti” yanılsaması yaratıyor. Genç şairin tepkisi bunun için hem –iletişim ağından ve hilelerden dolayı- anlamlı hem de karşı çıktığı şey aslında bir hayalet olduğu için acıklı. Şiirsel meselelerin tartışılıp durduğu alanda tahditler, uyarı tabelaları, gizli kurallar yok değil ama her yeni neslin kendini dahil ederken mecburen yönelttiği saldırılara güvenle karşı koyabilecek bütünlüklü bir şiir corpusunun varlığı şüpheli. Yoksa var mı? Bu bir sorudur.

Bana göre o sağlam karşı çıkış gerekçesi şiirin kendisinde yani metinde bulunuyor. Bu nedenle şairin sessizliği ve karanlığı isteme hakkı yok ama hayal edilebilir. Benim hayalim de sadece metinlerden oluşan, niyetleri bertaraf etmiş bir şiir corpusu.



[1] Nazmi Cihan Beken, “Gerekiyor”, <www.seyderg.com> (erişim 10.10.2011)
[2]
Aysel, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki yıllarda çocukluğunu yaşamış aydın bir kadındır. Bir roman karakteri. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanından. Roman boyunca bütünleşmek için yapılan toplumsal çabanın birey üzerindeki ters vurgun etkisi için Bkz. “Ulusal Alegori”, Kabileden Uzakta, Unutuştan Mahrum: Türk Şairinin Alınyazısı yazısı içinde, Karagöz, sayı 17. İki yazı aynı anda yazıldığı için birbirinin devamı niteliği taşıyor.

Hayriye Ünal

1973 doğumlu, terazi burcu. Muğlalı. Koz çeker.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir