Kadim Bir Masalın Tazelenmiş Öyküsü

Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Biri Âdem’in oğlu biri Havva’nın kızı kullar içinde meşhurmuş. Bu ikisi günlerden bir gün karşılaşmış. Âdem’in oğlu bir parça cam taşırmış elinde, Havva’nın kızı bir tutam gümüş sır. Ta ezelden öğretilmiş ki insanoğlu yalnız yaşayamaz. Bu sebeple adamın camıyla kadının gümüş sır’ını kaynaştırmış, güzel bir ayna yapmışlar. Aynaya birlikte düşmüş suretleri. Seyre dalmışlar aşk u şevkle.

Gel zaman git zaman Âdem’in oğlu ceketini atmış omzuna, almış tespihini eline, er gururuyla salınıp durmuş. Gücünü göstermiş her seferinde. Ben, demiş; başkasını görmemiş. “Şu camım olmasaydı, bu ayna olur muydu?”diyerek laf dinletmiş öbürüne. O böyle yapar da Havva’nın kızı geri mi durur. Dökmüş kaşlarını, susup oturmuş. Türlü fenler kurmuş. Suretini seyrederken laf dokundurmuş arada diğerine: “Benim gümüş sır’ım olmasaydı, ayna mı tanıyacaktın sen?

***

 Dökül ulan güz yağmuru, dökül üstüme. Islat bakalım kaytan bıyıklarımı. Heyyyt be! Değme delikanlıda var mıdır bu bıyıklar. Bu bıyıklar var ya bu bıyıklar, şimdi Müzeyyen görünce şaşıracak bunlara. Of of of, diyecek, ulan ne yiğit olmuşsun görmeyeli, diyecek. Biraz da sitem edecek belki. Şimdi ben Müzeyyen’i altı aydır görmüyorum ya, kerata heyecanlanacak kocasını görünce. Artık yok evden gitmek, diyeceğim ona. Artık iş var, biraz da para… Nereden bulduğumu sorma be Müzeyyen, üzümü yemeye bak. He heeee… Ulan seni bir daha üzenin…

***

Gecekondunun penceresinden dışarıya baktı kadın. Bir şey görmek için bakmadığı belliydi. Gözlerinde uzun zamanın biriktirdiği boşluk, bakışlarında anlamsız karıncalanmalar… Dağınık saçları zayıf ve eğrilmiş bacaklarının üstünde bir cadının süpürgesini andırıyordu. Döndü evinin içine. Ortasında yıldırım gibi zikzaklı bir çatlak olan aynaya bakınca yeniden gördü aşk dolu ilk günlerinin hatırasını. Önce gülen iki yüz vardı orada, zamanla yalnız kendi bakışları kaldı… Ve yaklaşık altı ay önce, alnının tam sağ köşesi kocasının darbesiyle çarptı aynaya. İşte o vakit yıldırım düştü.

“Iıııh” diye anlamsız bir ses çıkardı kadın. İki elini iki yanağına dayayıp bağırdı. Komşu kadının getirdiği yemek dolu tabağı bir el hamlesiyle sehpadan fırlattı. Çekyata tekme attı, duvarın yüzüne tükürdü. Kocası bu evden gideli dışarı çıkmamış, adeta evdeki eşyayla konuşur, halleşir, dövüşür olmuştu.

Hayaller, ah hayaller! Daha önceki kısa süren üç beş ayrılığı saymazsak, ha düzeldi ha düzelecek umutları arasında geçen sıradan bir yaşamı vardı. Kâh Ali gururunu ve gücünü denedi karısının üstünde kâh karısı isteklerini sıraladı durdu, sonra inat etti gülmemeye… Hayaller… Bekledi ki kadın, tutsun elinden kocası, şöyle çıksınlar, çarşı pazar dolaşsınlar. Pullu bir şal atsın omuzlarına, öteki kadınlar gibi. Işıklı pastanede bir yudum çay içsinler. Evlerine bir iki parça bir şeyler alsınlar… “Ulan ben mühendis miyim be, amir miyim ulan! Hem de dedirtmem öyle kılıbık adam, almış karıyı da düşmüş sokağa…” “Sen misin öyle diyen, ben de sana bir sıcak çorba pişirir miyim gör bak, ben de daha döner miyim etrafında…”

***

Ben öyleyim sen şöylesin derken herkes malını alıp çekilmeye karar vermiş. Âdem’in oğlu almış camını “Şimdi gör bakalım o mücella çehreyi!”demiş. Havva’nın kızı sıyırmış gümüşünü, “Bak da her bakışında boşluğu gör. Gör de akıllan” demiş. Ama ne cam eski cam, ne gümüş eski gümüş. Camda gümüşün tortusu, gümüşte camın kokusu… Biri gururuna sarmış malını çekip gitmiş, öbürü inadına sürmüş malını çöküp kalmış. Gerçi her ikisi de aynayı ayna yapan özellikleri kabullenseymiş masal zaten mutlu bitecekmiş. Ama bitmemiş…

***

 Bak ulan Müzeyyen, senin artık iş sahibi kocan var. Öyle boş beleş gezmek yok artık. Ben öyle sümüklü oğlan değilim. Terslenme ulan, yine döversin de yine kaçar gidersin de bilmem ne… Bunları konuşmayalım artık. Söz sana Müzeyyen, bir akşam seni o pastaneye de götüreceğim… Hele paralar gelsin paralarrrr… Heyyt be, yağ yağmur yağ. Islat şu haylazın iliklerini. Parlat kaytan bıyıklarını…

***

Bu gecekondunun iki kapısı vardır. Birisi önden yola açılır, diğeri arkadan bahçeye. Müzeyyen ekseri bahçeye açılanı kullanır, oradaki küçük toprağa diktiği üzümü, marulu, soğanı seyre dalar. O bahçede, çoktan toprak olan anasıyla babasının kokusunu bulur demek…

Yürüdü, Ali’nin altı ay önce çarpıp çıktığı ön kapıyı yokladı. Evet, kilitliydi. Kendine itiraf edemese de aylarca o kapıya girecek bir anahtarın sesindeydi kulakları…  “Kapı mısın sen, kocakarısın sen kocakarı… Bak hiç hareket etmiyorsun. Tüüü sana!” diyerek kapıyla dalga geçti. Dans eder gibi kıvırdı bileklerini. Koşup küçük odada kapağı yamulmuş dolabı açtı. Kıpkırmızı bir etek, yeşil bir penye bularak aceleyle giyindi. Sonra yıldırımlı aynada kendine baktı ama beğenmedi. Eteğini kıvırdı ve kısalttı, penyesinin yakasını çekip yırttı ve bir omzunu açıkta bıraktı. Dudağını gözünü boyadı. Güzel koksun diye sabunu köpürtüp sürdü kollarına, biraz da tütün kolonyası… “Pam pam param pam…” Kendi etrafında dönerken şuh kahkahalar attı. “Sen” dedi duvara dönüp, “Sen usluca otur yerinde. Ben şöyle bir hava alayım. Çıkıp dolaşayım çarşıda pazarda.” Sonra aynaya döndü, “Çok geç kalmam şekerim, bir de çay yudumlarım ışıklı pastanede. Ya da kahve… Hem de falıma bakarım. Azıcık da denize bakarım…” Kocaman bir çantayı koluna taktı, komşunun verdiği yüksek topuklu ayakkabıları giyip çıktı arka kapıdan.

Açık kapıdan giren rüzgâr, gecekonduda dolaştı ama ne genç bir adamın şenliğini ne de taze bir gelinin masumiyetini bulabildi. Rüzgâra bulaşan; vurup kırmaların, gerçekleşmeyen hayallerin, gurur ve inadın çatlattığı aynaların ölü yüzleriydi. Bir de küfürle çarpılan kapının sesi… Bir de aylardır şu duvarlara baka baka yokluğa yenilen ümitlerinin diyetini ödeyen sıyırmış bir kadının şuh kahkahaları…

***

Zaman geçtikçe cam dile gelip Âdem’in oğluna, gümüş Havva’nın kızına sitem etmeye başlamış. Birbirine değip ayna olmuş ve nice güzellikleri göstermişlerdi ya göğüslerinde. İkisi de ayrı ayrı yerlerde bir işe yaramamanın hüznüyle kıvranıyormuş. Biri diğerine ait tortuyu, öteki berikine ait kokuyu taşıyormuş ne de olsa. Ne etmeli ne yapmalı derken adam gururunu yenmiş, kadın da inadını kırmış ve bu parçaları yeniden birleştirelim, suretimiz yeniden yansısın aynamıza, demişler. Yine de Âdem’in oğlu bir omzunu indirip tespih sallamaktan, Havva’nın kızı bir kaşını yıkarak ve elini beline koyarak diğerini süzmekten geri durmamış.

***

 Şuradan bir parça helva alayım, elma alayım… Sever Müzeyyen. Vayy der, döndün de bana neler neler getirdin der. Bir daha gitme… Gider miyim ulan. Kolay mı oldu sanıyorsun evden, senden ayrılık. Sabahçı kahvelerine sor ulan, sokaklara sor… Yok artık Ferdi amca, “sabahçı kahveleri”nde uykusuz sarhoşluklara elveda… Sidikli sünepe değilim ben, işi gücü olan Ali’yim, kaytan bıyıklarım da var. Çok şaşıracaksın Müzeyyen, çoook… Ah be çok eşeklik ettik vaktinde, senin de o katır inadın yok mu? Neyse… Şimdi şu sonbahara inat biz bir bahar yaşayacağız ulan… Yeniden başlayacağız Müzeyyen. Sensiz olmuyor…

***

Rüzgârın gezindiği gecekonduda yere dökülmüş yemeği yalayan bir sokak kedisinin tıkırtıları duyuluyordu. Bir adamla bir kadının mutlu başlayıp mutsuzluğa dönüşen hayatının beş yıllık izleri resmolmuştu duvarlara. Kapalı kapıyı açarak içeri girecek bir adamı açık kapıyı kapatıp içeri girecek bir kadın karşılasaydı, belki…

***

Âdem’in oğluyla Havva’nın kızı önceden aşkla parlattıkları ve sonradan çekip parçaladıkları aynayı yeniden yapmaya kalkışmış. Uğraşmışlar ama eskisi gibi parlamamış ayna ve suretler kırıklı çizikli düşmüş göğsüne.“Senin camın cam değil ki aynamız ayna olsun” demiş Havva’nın kızı. Âdem’in oğlu yapıştırmış cevabı, “Çamuru gümüş diye sıvarsın da ayna mı beklersin!” Bakmışlar ki olmayacak;  kim haksız kim haklı ortaya çıkarsın diye derviş efendiden yardım dilemişler.

***

 Ulan kalp misin sen ramazan davulu musun? Kütte de küt… Eve yaklaştıkça bir heyecan sardı yahu. Bak işte göründü fakirhane. Şimdi yemek yapıyordur Müzeyyen, ya da cam siliyordur, ya da… Bir iş yapıyordur işte. İliğime işledin sen yağmur. Ama geldim işte, yavaşça gireyim içeri. Anahtarım?! Ha şu cebimde… Yâ Allah… Ulan bu ne heyecan yahu!

Salonda yok. Mutfaktadır, ben tanımam mı onu… Mutfakta da yok… “Neredesin ulaaan!” Dur be oğlum bağırma hemen. Banyo tuvalet… Yok. Zaten küçücük ev. Şu kapı niye açık?! Komşuya da gitmez o, bilmez miyim? “Müzeyyeeeen! Hangi cehennemdesin ulan!” Ah, böyle mi karşılanır be koca… Ulan seni bir elime geçireyim, kemiklerini… Yok tövbe…  Oysa elma da aldım, helva da aldım… Bir de pencereden bağırayım, etraftan duyup gelsin hele: “Müzeyyeeen! Nerdesin ulan!” Seni bir elime geçirirsem…

***

Bir zaman önce konu komşunun parmaklarını ısırarak ve “Abooov, çıldırmış besbelli!” diyerek işaret ettikleri kadının geçtiği yollarda yağmur suları birikti. Caminin önünde oturan üç beş ihtiyar, yağmurda gülerek koşan yarı çıplak kadına baktı ve “Kıyamet alameti!” diyerek neuzibillâh çekti. Yürüdü Müzeyyen. Sürekli birileriyle konuşur gibi yaptı. Mağaza camlarında resmini seyretti. Kahkahalarla şenlendirdi caddeleri. Bolca alışveriş yaptı güya, doyasıya yürüdü… Işıklı pastanenin önünde durdu bir zaman. İçerdeki afili kıyafetler giyinmiş insanlar ona baktı, kimisi eleştirdi, kimisi acıdı. Ama kimse orada neden durup sonra koşarak denize doğru gittiğini bilemedi. Caddeyi arşınlayan Müzeyyen, beş parasız, tüm isteklerine kavuşmanın verdiği huzurla koştu denize.

Şu göğüs denen kafesin üstüne bir kaya çökerse… O kayayı kaldırmaya gücümüz yetmezse… Kaldırmış gibi yapmak makbul müdür? Kayanın altında çırpınan can kuşu, kaya yokmuş gibi davransak da yaşamaya devam edebilir mi?

Deniz. Sevgili deniz. Şu, parmağını sana doğru uzatıp kahkahayla gözyaşını yudumlayan kadın hangi sahralardan sonra sana ulaştı, bilir misin? Ve o, şu anda seni mi görüyor yoksa kendisini çağıran yıkımlarına mı koşuyor?

Sahil yolundaki arabadan başını çıkaran çocuk “Anne, bak deli!”diye haykırdı. “Hoşt” dedi Müzeyyen yaşların yol yaptığı yanaklarıyla, “Deli senin anandır!”

***

   Şöyle ilginç giyinip çıkmış bizimki. Nereye gittiğini bilen yok. Hay böyle işin… Delirdi diyorlar! Ulan utanmazlar, sizin topunuz delisiniz be! Müzeyyen’deki akıl şeytanda yoktur! Âleme madara ettin yine bizi, çık ulan Müzeyyen! Hangi cehenneme kayboldun? Ulan seni bir elime geçirirsem var ya…

***

Birkaç gün sonra, kimsesiz tabutu bir caminin önüne getirdiler. Beş on ihtiyar, imam efendiye uyarak ve “Kıyamet alameti”nin namazını kıldıklarını bilmeyerek görevini yaptı. Kimsesizler yurdunda taze bir mezar daha açıldı. Ötede deniz bir parça kırmızı yamayı taşlara çalıp durdu. Bir parça yeşil bez parçasına yosunlar bulaştı.

***

Sakin sakin dinlemiş derviş ikisini de. Uzun uzun anlatmışlar onlar da… Derviş bir kadına bakmış, bir adama; bir gümüşe nazar kılmış, bir cama… Aynayı yapıp vermek yerine bir “giz” vermek istemiş onlara. Almış sözü. Boy boylayıp soy soylamamış ama hakikatli sözler söylemiş. Âdem’in oğlu anlar gibi dinlemiş, Havva’nın kızı anlama konusunda renk vermemiş. Onlar anlamış mı bilmesek de, derviş ehl-i dil için sözünü tamam eylemiş:

“Biz kul tayfası birer cevher taşırız. Cevherin değerli maden olması için iki cevheri birleştiririz. Zaten öyle olmasaydı Âdem atamıza Havva anamız verilir miydi? Lakin sureti farklı olsa da değeri aynı olan cevherlerimizi yarıştırmaya başladık mı o zaman madenimizi kaybederiz.

Biz kullar hayat yolunda yoldaş seçeriz birbirimize. Birlikte mücadele gerektir yolu aşmaya. Taşa dikene, tilkiye çakala boyun eğmemek gerektir. Lakin birimiz diğerimize çelme takarsa, yalnızlığa yem olmaktan kurtuluş var mıdır?
Ve biz aciz kullar…
Suretimiz yarım yaratılmıştır.
Ancak “eş”imizi bulunca bütünlenir yüzümüz.
Birimiz diğerimizi kabul edelim yeter. Cama gümüşe ne hacet…
Suya da düşer aksimiz gözelerde, ırmaklarda…
Amma, suyu bulandırmak olmasın niyet…”

 

Not: Bu hikâye Herfene dergisinin 2010 güz sayısında yayımlanmıştır.

M. Yücel Öztürk

1983, Gümüşhane. Okumakla yazmak arasında kendini aramaktan memnun. Bazı dergilerde öykü ve denemeleri yayınlanmış. İstanbul'da yaşıyor.

6 thoughts on “Kadim Bir Masalın Tazelenmiş Öyküsü

  • 21/11/2011 at 03:08
    Permalink

    Kadim bir masal bölümü çok çok çok daha güzel,özellikle de üslubu.Ellerine sağlık

    Reply
  • 21/11/2011 at 16:59
    Permalink

    Su gibi akıp gitti metin. Yalnız sondaki dervişin cümleleri fazla didaktik ve bildik yahut uzun geldi bana, metnin tümüne bakınca. Tabii klasik masal-menkıbe tarzı olduğu için bu derviş- bilge karakteri alınmış olabilir…İç içe geçişler gayet yerindeydi bana göre. Sadece “Deniz. Sevgili deniz. Şu, parmağını sana doğru uzatıp kahkahayla gözyaşını yudumlayan kadın hangi sahralardan sonra sana ulaştı, bilir misin? Ve o, şu anda seni mi görüyor yoksa kendisini çağıran yıkımlarına mı koşuyor?” kısmı fazlalık gibi geldi, metnin orjinalliğine uymadı sanki….
    Elinize mi kaleminize mi zihninize mi her neyse ona sağlık :))

    Reply
    • 28/11/2011 at 12:50
      Permalink

      derviş kısmı geleneksele dayalı olduğu için öyle çıktı belki. ama diğer konuda haklısın. üzerinde pek çalışmadan bir dergiye göndermiştim, orada yayınlandı diye de o kısmı çıkarmadım, öyle kaldı..

      Reply
  • 28/11/2011 at 12:48
    Permalink

    Yorum ve eleştirileriniz için teşekkürler. daha özenli yazmam için ipuçları bunlar.

    Reply
  • 08/03/2012 at 20:46
    Permalink

    Yine ben yeni okurlarınızdan ….benden önceki yorumları da okudum… Okumaya ve yazmaya aşinalığım vardır…. yazı gerçekten çok güzel … arkadaşınızın çıkarmanızı tavsiye ettiği kısım bence metinle bütünleşik… bu uyumu bozan kısım “Şu göğüs denen kafesin üstüne…” diye başlayan kısım bence…….. ileride kitaplaştırırsanız bir düşünün derim…

    Camda gümüşün tortusu, gümüşte camın kokusu… Biri gururuna sarmış malını çekip gitmiş, öbürü inadına sürmüş malını çöküp kalmış………….

    Ne kadar güzel hikâyeler… asırlar da değişse mekan da değişse; öyküde de menkıbede de işlenen hep sıradan insan………..hep aynı son……….
    dilinizi kalemle çok güzel buluşturuyorsunuz… okurken sanki bir şeye susuzluğumu gideriyorum, etkilediniz beni… gururuma sarmalayıp gittiğim asıl hikâyemi, asıl kahramanı anımsattınız…… ” Biz birbirimize benzeriz”.

    Reply
  • 08/03/2012 at 23:43
    Permalink

    Kuzeyli, o samimi cümlelerine çok teşekkür ederim. Tavsiyelerin elbette önemli. Okuyan gözlerin dert görmesin, çok sağol.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir