Geriye dönebilsek her şey farklı mı olurdu

“Yeni roman” bile çoktandır yeni olmaktan uzaklaştı, o nedenle tutkulu roman okuru deneyip yanılmaktan usanıyor an geliyor, klasiklere dönüyor; “okuma zamanı” hiç olmadığı kadar kıymetli. Dijital teknikler bir taraftan akıllı uslu romanlar yazmanın nafile bir çaba olduğunu kabule zorluyor yazarı. Bir tweet üzerinden ahkâm kesmek ve okumak kimin neyine yetmesin? Hem bakalım bir roman insanı nasıl şaşırtabilir bundan böyle?


Calvino
bu dönemi 80’lerin başlarında görmüş ve Amerika Dersleri’nde edebiyatı yaşatacak nitelikleri irdelemişti.

Hafiflik, hızlılık, kesinlik, görünürlük, çokluk, tutarlılık/yoğunluk… Bu nitelikler geçmiş bin yılda olduğu gibi gelecek bin yılda da edebiyatı, biçimsel değişiklikler yaşasa da özde etkin kılacak bir vazgeçilmezliğe sahiptir.


Suzan Nur Başarslan
’ın ilk romanı Bela, edebiyatın yeni zamanlara intibakını mümkün kılacak niteliklerin farkındalığıyla yazılmış. (TB Yayıncılık; Ocak 2011) Genç yaşında karşılık birikimli, yazının zemininde var olan, farklı türlerde kalem oynatmaya devam eden bir yazar Başarslan; ben onu www.derindusunce.org’da yayınlanan sinema ve edebiyat eleştirileriyle tanıyordum romanını okumadan önce.

Kaza ve kader, ayrıca “ihanetin bedeli”; Bela’nın özlü teması sorulacak olursa bu şekilde özetleyebilirim. Bela aynı zamanda Kalu-Belâ, her şeyin öğrenilip onaylandığı, ama unutulmaya terk edildiği, aslında hayatı sürdürmek için çaresizce buna mecbur kalınan varlığın ilk duyumunun, ötekini tanımanın, Rabbini ve kendini bilmenin ilk anları… Fusûs diliyle izah edecek olursak, a’yan-ı sabite üzerinden gerçekleşen “derin sözleşme”nin zamanı bir bakıma… Bilinç (bilebilme yeteneği) emanetini üstlenen insan, bazen kibre kapılarak bazen de oyuna eğlenceye dalarak hakikatle bağını koparıyor an geliyor. Dünya hali bütün olarak bir sebeple “dalıp gitme” zamanı olarak da tanımlanabilir, bütün meşakkatleriyle birlikte.

Kaza ânında ise savruluyor, tanımaz oluyoruz kendimizi, maskelerimiz düşüyor panik ya da koma hallerinde ve ardından asla eskisi gibi kurulamıyor ilişkilerin dengeleri, ölüm olsa da olmasada da kopmalar yaşanıyor.

Cem, Nursu ve İstanbul; Giz ve Işık; Toprak ve Suaytan, bir kaza ile bir araya geldiler, zamanın birinde ve çok geçmeden, kaza ânında yaşana ölümler nedeniyle değil sadece, ortaya dökülen sırların etkisiyle de dağıldılar. Kaza aşkı, ihaneti, yalanı, düzmece olanı ve samimi niyetleri ortaya döktü.  Aradan yıllar geçti. Kaza sırasında ihaneti açığa çıkan Işık, yedi yıl sonra şeriki olduğu ihanetin iki mağduru olan Suaytan ve Giz’den af dilemeye geldi, sığındığı güney vilayetinden. Bir zamanlar az kalsın çocuğunun babası olacak olan kişinin, Giz’in, ihanet cürümünün erkek tarafı ve kaza sırasında hayatını yitiren iki kişiden biri olan gizli aşkı Toprak’ın eşi Suaytan’la evlendiğini gördü. Kaza eseri bir araya gelen çift çok kolay affetti ihanet şeriki kadını. Çünkü onlar çoktandır kurban değil, ihaneti benliklerinde bir takıntı halinde tutmamayı başarmışlar.

“Geri dön, her şey affedildi” diyordu Benjamin, Son Bakışta Aşk‘ta yer alan evden kaçma deneyiminin kişiliklerdeki etkilerini konu alan bir denemesinde.

Işık da döner dönmez affedildi, ama hemen ardından, affedilmeyi umduğu sırada hayata acı vererek de olsa anlam kazandıran bir şey vardı ki ondan yoksunlaştığını duydu. “…ondan nefret edecek kadar bile bir şey hissetmiyorlardı” demek! “…bu iyi bir şey olmalıydı, ama öyle hissetmiyordu, şu anda, tam da affedildiği şu anda, rahatlığı değil, terk edilmişliği, yalnızlığı hissediyordu, dokunsalar ağlayacaktı, yalnız bırakıldığı için, hayatının yedi yılını harcadığı duygunun bu insanlar için önemli olmadığını, ama önemli olduğunu anladıkları için affettiklerini anlayamadığı için de…” (Sf. 134)

Kendisine ait olabilecekken olmayan ev ve aile ortamından yüzünde bir Anna Karenina gölgesiyle ayrılırken bir boşluğa savrulduğunu duydu  Işık.

Her şey tam olarak böyle mi gerçekleşti peki, buna emin miyiz? O kaza yaşandı mı, bölüm bölüm akıp giden tanıkların ve kurbanların hikâyelerini yazgıya dönüştüren aslında kim? Bunca çetrefilli kurgu, az sözle yıllara yayılarak karakterlerini takip eden yazarın sunduğu tahlil ve tasvirler, yazar bir kahramanın, üstelik de kazada can veren iki kişiden biri olan Cem’in bize oyunu muymuş? Öylesine kapılmıştık ki akışa, yazarın bile roman yazmaya oturan “merhum” karakteri tarafından yanıltıldığını görmeye hiç hazır değildik.

Her şey bir kurguymuş demek, ancak bunu anladığımızda rahat bir nefes alamıyoruz. Hâlâ roman içindeki sobanın etkisi altında olmamız değil bunun sebebi. Sahneler roman yazarı kahramanın anlatımında olduğu gibi tekrar etmeye başladığında, okuyucu ya da sıradan bir insan olarak kazalar karşısındaki hazırlıksızlığın sarsıntısına yakalanıyoruz. Bir kez daha başa döndürüleceğiz ve göstergelere bakılırsa değişen bir şey olmayacak, öyle mi? Kimse, hele bir roman yazarı, bizden bu tahammülü beklemesin. İyi ki bilmiyoruz yazgımızın ilerlediği sokaklarda karşımıza çıkacak kazaları belâları, hatta muhtemel mutlu karşılaşmaları bile öncelikle ancak hayallerimizde var ederek yatıştırıyoruz; iyi ki…

 

Cihan Aktaş / Taraf / 19 Aralık 2011

4 thoughts on “Geriye dönebilsek her şey farklı mı olurdu

  • 21/12/2011 at 00:12
    Permalink

    Romanın bir sene önce basıldığını düşünürsek biraz geç kalmış bir yazı; ama lezizliği su-i zan’ımı yerler bir etmeye yetiyor. Hayırlısıyla ikinci ve üçüncü baskılardan sonra böyle güzel incelemeler çoğalacaktır. İnşallah. Suzan Hanım’dan leziz romanlar bekliyorum. Cihan Hanım’a da bu güzel yazısından ötürü teşekkürü borç biliyorum.

    Reply
  • 22/12/2011 at 17:36
    Permalink

    Geç olsun bizim olsun:) Zaman içinde Suzan Nur Başarslan adının daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum. Çünkü o (sanırım) en çok edebiyta emek veriyor, emek verdiği için de kaliteli metinler çıkarıyor ortaya. Bela’ya yeni baskılar dileriz.

    Reply
  • 23/12/2011 at 10:51
    Permalink

    Suzan’ın adını daha çok duyacağız,inşallah.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir