Gecebaşı Ağaç Çetesi Hadisesi

Konuk Yazar: Salih Tokgözoğlu

İlçe belediyemiz beni küstürdü. Tadım tuzum hiç kalmadı. Sokağa çıkmak dahi gelmedi içimden.Kendimi insanların arasında her düşündüğümde oturduğum yerde sıkılmaya başladım. Karşılaşılacağım herkes sırıta sırıta arsız sorular soracaktı sanki. Düşünmesi bile bunalmama yetti. Belediyesinden de insanlarından da  nefret ettim. Hepsi gözümde küçük, hevâperest, yoksun insanlara dönüştü. Benim neleri düşündüğümü nasıl kıvrandığımı hiç biri görmedi. Yazdıklarım, söylediklerim sirk maymunun düdüğü kadar tesir etmedi.

Alçaklar.

Hem de çok alçaklar. Ben yolun yarısını çoktan geçmişim. Ne alıp vereceğim kalmış olabilir bu dünyadan? Yalnız onlar için onların çocukları için geleceğimiz için çalışıyordum. Ne istiyorsam ilçemiz için istiyordum. Sonunda ne oldu? Ya azarlandım ya da görmezden gelindim.

Küçücük bir ricam dahi onlara angarya geldi. Aklımdakileri uzun yıllar emek verdiğim Bozyazı’nın Hür Sesi Gazetesi’ndeki köşeme taşımam, huysuzluğun daniskası gibi gözlerine battı. Oh olsun ama onlara, bıraktım yazmayı. Zor bulurlar benim gibisini bir daha. Ben bir şey kaybettim mi? Yok, ne kaybedeceğim. Ben de olan bana kaldı. Onlar kaybetti. İlçemiz kaybetti. Ben duruşumdan zerre taviz vermedim. Diyeceğimi hiç çekinmeden dedim.

Sahil yoluna yapılan bu Dadaşlar İşhanı ilçenin denizden gelen havasını büsbütün kesti, dedim. Sokaklar esintiden mahrum kaldı, dedim. Yazları nem de vurunca ilçemizin soluğu kesilir oldu, dedim. Ha demedim ki bu işhanı yıkılsın. Yapılmış bir kere. Bir sürü insan da oradan ekmek çıkartır olmuş. Yanlış ama eyvallah. İstedim ki şu ilçenin kaldırımlarındaki ağaçlar sıklaştırılsın. Öğle sıcağı vurunca etraf gölge olsun. Evlerimiz yolların tozundan korunsun. Bir nebze olsun nefesimiz açılsın.

Ne var bunda?

Üç beş kaldırım taşı sökülecek, yerlerine ağaç dikilecek. Ağaç çok mu para? Değil, belediyenin fidanlıkları dolu. İşçiler desen sabahtan akşama kadar, üstlerinde sarı tulumları belediyenin önündeki çardakta yayılıp semiriyorlar. Bu işi yapmamalarına tek sebep hoyratlık.

Başka da bir sebebi yok.

Ben üşenmedim bunları yazdım, işin peşini bırakmayıp başkan beyin makamına kadar çıktım, gerekli yerlere dilekçelerimi gönderdim, sokaklarda insanlarla konuşup derdimi anlattım.

Sonunda ne oldu?

Başkanı azarladı, dilekçelere bakılmadı. Millet, millet de adımı gudumsuza çıkarttı.

Beni çok hafife aldılar ama. Sandılar ki bu işin peşini bıraktım, sabahtan akşama kadar  huysuz huysuz oturmaya razı oldum. Oysa kafamda planım hazırdı. Ben de boş değildim.

Her sabah balkonda ilçemizin seyrine daldım. Bahçevan Fikret’in karısı bir fincan kahve koydu önüme. Bir yandan içtim bir yandan çalıştım.

En ince ayrıntılara kadar hesapladım. Her şey olup bittiğinde ahalinin elini kolunu bağlayacak, görenleri hayran hayran baktıracak bir proje hazırladım. Yerimi, yordamımı, adamımı seçtim

İlçedeki herkesten daha çok güvendiğim üç adamım vardı. Mesut, Ahmet ve Civan. Genç, ateş gibi çocuklar. Hepsi de kendi mıntıkasında gözlerini kırpmadan bana hizmet ediyordu.

Mesut, Yayla Turizm’de muavin olarak çalışıyordu. Onunla bir seyahat esnasında tanışmıştım. Bütün yolcuların uykuya daldığı bir vakitte yanıma gelip benimle konuşmuştu. AMOS adlı gizli bir örgüte çalıştığını söylemişti. Aslında her sorduğumda örgütün adını başka söyledi ama ilk seferinde AMOS demişti. Ben de AMOS diyordum. Amaçları tüm dünyaya barışı ve huzuru getirmek.

”Senin bu örgüte girmen imkansız.” demişti bana “Ben de Makedonya’dan Türkiye’ye göç etmeden evvel girdim.”

Babasını tanıyordum gerçi. Yedi kuşaktır Bozyazı’da yaşıyorlardı. Ama Mesut bu kısımların sır olduğunu söyledi. Bana anlatmadı. Ben de kurcalamadım. Her cumartesi yanıma gelirdi. İlçeye otobüslerle kim girdi kim çıktı tek tek isim isim sayardı. Hafızası çok güçlüydü. Hırlısı hırsızı var mı hepsini bildirirdi. Bu vazifeyi yıllarca hiç aksatmadı.

Ahmet biraz farklıydı. Daha doğrusu deliydi. Ahali onu Meryem diye çağırırdı. Çünkü sabah akşam yolda, bayırda “Meryem, Meryem” diye inlerdi. Gönlü tutuşmuş zamanında. Kızı Ahmet’e vermemişler. Ondan sonra olmuş bu hâli. Kolunun altında bir kargı bayrak, bir elinde iki buçuk litrelik kola şişesi. İlçede adam sayıp bir benimle konuşuyordu sanırım. Sokaklarda dolaşıp asayişe aykırı ne görürse derhal bildiriyordu. Başı boş köpekler milleti rahatsız mı ediyor, biri çevredeki ağaçlardan köklemeye mi çalışıyor; Ahmet dibime damlardı. Ben de bunları gazetemdeki köşemde yazar halkı aydınlatırdım.

Üçüncüleri de Civan; ayakkabı boyacısı. İlçede koşturan olmadığından iş yapamıyordu pek. Herkesin evi ile işi arası üç adım, sokak ortasında kim ne yapsın boyacıyı. Ama Civan’ın asıl görevi başkaydı. O benim için her gün esnafın dükkanını gezer, verirlerse bir iki yudum bir şey içer, sonra da kim ne konuşuyor dinler bana yetiştirirdi. Civan’ı herkes severdi. Kovanı söveni çıkmazdı. Güleryüzlü tatlı dilli zaten. Bir de gördüğü herkese boyadan önce, “Benim cennette bir otelim var. Cennet Otel’den yer ister misiniz?” diye sorardı. Millet güler geçerdi.

Ben gülmezdim.

Babamdan kalma değil, derdi. Sahiden var, derdi. Niçin güleyim?

Daha ilk gördüğüm anda, hiç çekinmeden “Ben isterim.” demiştim. O yüzden Civan beni çok severdi. Ben de Civan’ı çok severdim.

Üçünün de bende yeri ayrıydı. Bu yüzden aklıma ilk onlar geldi zaten. Üç sadık adamla planımı gerçekleştirmem çocuk oyuncağıydı. Üçünü bir araya getirdim mi her şey rayında olur biterdi.

Fikret’e söyledim çocukları eve topladı. Onun da karısıyla köye gidesi vardı epey zamandır Ayakaltında da adam istemiyordum. Onlara yaradı.

Gidin, dedim. Ben arayana kadar da dönmeyin. Çıkmadan evvel bize çay börek bir şeyler hazırlayın.

Çocuklar akşama kalmadan geldiler. Böreğiydi çayıydı, balkonda masamız hazırdı.

Çocuklar zamansız çağrılmaya alışık olmadıklarından meraklanmışlardı. Ahmet gözlerini belertmiş, durmadan:

“N’oldu, Mustafa Rıza Beye ne olmuş? Abooov size ne oldu Mustafa Rıza Bey?” deyip duruyordu. “Bir şey olmadı bana Ahmet hadi sen börekten ye.” diyordum ama ne çare bu sefer de durup durup “Meryem Meryem” diye inliyordu. Çizik plağa dönmüştü. Ya soruyordu ya da inliyordu. Sağolsun Mesut imdadıma yetişti. AMOS’tan aldığı terbiye ve ciddiyetle  meseleyi halletti.

“Ahmet, sus! Baksana mühim bir mesele var. Siz anlatın Mustafa Rıza Bey biz dinliyoruz.”

Ahmet inlemeyi kesip önündeki börekleri döke yalaya yemeye başladı.

Çocuklar, dedim, sizi buraya çok önemli bir vazife için çağırdım.

“İlçemizdeki ağaçlar hakkında yazdığım yazıyı biliyorsunuz.Yani Mesut sen daha iyi bilirsin. Bazı işleri küçük adamlar anlamaz. Bu işler gizli yürür. Ha her şeyden önce bundan sonra Mustafa Rıza Bey yok, şefim diyeceksiniz.”

Ben cümlemi biteredüştüm ki  Ahmet’in “abov” faslı yeniden başladı. Abov diyordu, Mustafa Rıza Bey, diyordu, dönüp dönüp tekrar diyordu. Şefim mefim hikâye.

Ne desem boş. Biraz moralim bozuldu. Bu adamlarla bu iş nasıl yürüyecek bilemedim. Bir Mesut pürdikkatti. Civan hâlâ mel mel gülümsüyordu. Ahmet desem, Ahmet çoktan kırklara karışmıştı. Daha işe başlamadan canımı sıktılar. On dakika önceki heyecanımı boğazıma düğümlediler. Onlara güvenim de en ufak bir noksan olsa tıkanır kalırdım belki de. Ama tıkanmadım. Sonuçta bende liderlik onlarda sadâkat vardı. Gerisi de can sıkan birkaç teferruat.

“Biz işimize bakalım, müştemilatta bir iskeliç ile bir bel var. Öyle kazma kürek ağır şeyler ile uğraşamayız. Bunlar işimizi görür. Sahil yolunda belediyenin ufak bir fidanlık var. Gece saat on iki olunca oraya varacağız. Küçük yer zaten bekçi mekçi yok. On fidan alacağız. On fidan kimsenin gözüne batmaz. Sonra Doktor Özmumcu Sokağı’na gideceğiz. Kaldırımdan on taş sökeceğiz, on fidanı dikeceğiz.Kimsenin ruhu bile duymaz. Haftada üç gece, böyle az az sonunda bütün ilçemiz… Anlayabiliyor musunuz çocuklar, anlayabiliyor musunuz?”

Anlayabiliyorlar mıydı bilmiyorum. Yine de;

Anlaşıldı şefim Mesut’u, anlamıştı herhalde Civan’ı, anlasa ne anlamasa ne Ahmet’i. Bekleyişin dakikası

dakikası,

dakikası,

geçmek bildi mi bilmedi mi onu dahi anlamadım. Bazen kafamın içinde fikirler dolandı, ilçemizin alacağı yeni çehre aklıma geldi, su oldu aktı. Bazen de “Bu ilçenin alçak adamları nimet bulsa üstüne tükürür.” dedim genişledi, nefesim daraldı. İstikhakımdan fazla sigara içtim. Olsun. Sonunda bu canım beldeye hizmet vakti geldi ya benim ömrümden iki üç sigara eksilmiş olsun.

Beraberce müştemilata indik. İskeliç ile beli bulduk. Edavatı taşımaya Ahmet’i hammal ettik, fidanlığın yolunu tuttuk.

Mesut diğerlerine göre vaziyetin idrakine daha iyi varmıştı sanki. Ben daha bir şey demeden fidanlığın bir bacak boyu duvarından sincap gibi aşıp on fidanı bize aktardı. İşin en tatlı kısmı yeni başlıyordu.

Doktor Özmumcu Sokağı’nın başına varınca sokağın eski hâline son bir kez dikkatle baktım. Tarihe gömeceğimiz o fotoğrafı nesillere daha iyi anlatabilmek için zihnime kazıdım. Sarı lambalarla sağlı sollu aydınlatılmıştı. Lambalara bir hiza, aralıklarla ağaçlar vardı. Kaldırımın kıyısına arabalar uç uca dizilmişti. İnler ve cinler sokağın dünyasından uykunun dünyasına sıyrılmıştı.İnsan adımından eser yoktu. Yalnız uzak sokaklardan birkaç köpeğin hır gürü duyuluyordu.

Sokağın bize göre sağ yanından işe başladık. Ahmet deli kuvvetiyle iskeliçin ucunu taşın dibine girdirdi mi ha Allah demeden kaldırıveriyordu. Mesut çıkan toprağa bel ile yarım metre giriyor hooop Civan da kucağından bir fidanı gediğe bırakıyordu. Benimse sevinçten elim ayrı ayağım ayrı havaya oynuyordu.

Sokağın diğer başından, yeni halini gördüğümde ince fidanlarımız denizden zar zor ulaşan hafif bir esinti ile sallanıyordu. Gözlerimi o görüntüden zar zor ayırabildim. Eve giderken dönüp dönüp ardıma, fidanlarıma bakıyordum. Yatağıma girdiğim zaman sevinçten uyuyamayacaktım neredeyse. Fıkır fıkır kaynıyordum.

Sabah uzun zamandır hasret kaldığım, rahat ve insanın içine serinlik yayan o tatlı uykuların birinden uyanmıştım. Yüzümü soğuk suyla yıkadım. Gece boyu yumuşayıp gevşeyen yanaklarım soğuk sudan gerilmiş, kızarmıştı. Aynalı dolaptan fırçamı, sabunumu, jiletimi çıkardım. Köpürte köpürte bir güzel tıraş oldum. Dolaptan ütülü bir gömlek aldım. Giyindim hazırlandım. Hazır ola durdum aynanın karşısında. Kendime şöylece bir baktım. Odadan çıkınca çay demleyip bir fincan içmeyi düşündüm ilkin ama heyecandan yerimde duramıyordum. Bir an önce sokağa çıkıp, ağaçlarımıza gün ışında bakmak, sokaktaki insanlardan ağaçlar hakkında güzel sözler duymak istiyordum.

Doğruca ziraatçi Mustafa’nın dükkanın önüne yollandım. İlçenin bütün dedikodusu sabahın sükunetinde orada dönerdi. Giderken de Çaycı Gülhan’dan kendime bir çay iki de poğaça söyledim. Benim, dükkanın önüne varmamla, Gülhan’ın gelmesi bir oldu. Neşem öyle yerindeydi ki gördüğüm her insanla sohbete durmak istiyordum. Herkese sorular sormak, herkesi konuşturmak geliyordu içimden.

– Yahu Gülhan iyi taşıyorsun ha bu bisikletin üstünde çayları. Sen bu işte pir olmuşsun.

– Alıştım. Zamanla öğrendim bisiklette çay taşımayı. Diğer türlü soğuyor çaylar. Çarşının içinde bir uçtan bir uca git gel. Az evvel de belalın geçti dükkanın önünden.

– Belalım mı? Belalım kim benim?

– Başkan yok mu ya…

– Ya ne belalım olacak. Ben sadece bir fikir…

– Yapmaya başlamış ama sahiden. İyi oldu vallaha. Allah razı olsun adamdan. Ağaçlar biraz boy atsın kaldırıma da iki tabure atarım. Yazın millet rahat eder.

Eder ya eder. Ben deyince niye etmiyorlardı bu lafları. “Aman da püf de ef de” diyordu herkes. Ne oldu? Gerçi yine herkes başkan beyden biliyordu ama olsun. Sonunda nasıl olsa anlaşılırdı.

– Başkan bey bir şey demedi mi ağaçları görünce?

– Ben sağolun dedim ama Çevre ve Peyzaj’dakiler yapmıştır, dedi, yürüdü gitti.

– Öyle öyle başkanın ilçedeki her fidanı takip edecek hâli yok ya. Peyzajcılar yapmıştır.

Gülhan’ın lafları çok hoşuma gitmişti. Milletin memnun olduğunu görünce içim kaynıyordu. “Ben yaptım ulan ben yaptım!” deyiverip sevinçle oynamak istiyordum. Ama çenemi kapalı tutmalıydım. İtidalli ve soğukkanlı olmalıydım. Bu yola girmiştik bir kere. Her şeyi berbat etmeye hiç niyetim yoktu. Bütün işler yolunda olsundu da millet kimden bilirse bilsin. Nasıl olsa söylerdim bir gün. Herkes öğrenir, duyardı. Bu iş nasıl yürümüş, proje de ne projeymiş, öğrenirlerdi. Varsınlar biraz daha yalana kansınlardı.

Duyduklarımızdan aldığımız şevk yanımıza kârdı. Bu aşk ile ikinci geceden sonra ellerimiz iyice hızlandı. Evden, ayak parmaklarımızın ucunda pıt pıt çıkıp, fidanlığa, oradan sokaklara, gecenin iyilik melekleri gibi süzülüyorduk. Tüm ilçe bizimdi sanki, sokakların fatihi olmuştuk. İlçemizin çehresi bizim elimizle değişiyordu. Öyle inanıyordum ki sabah sokağa çıkıp fidanları gören insanlar, kapılarının önüne bir kese altın bırakılmış gibi mutlu oluyorlardı. Bu kıymetin hakkını da mutlulukları ile veriyorlardı.

Hem yalnız mutlulukları da değil, üçüncü gecemizin sabahında ilçemizin bu yeni evlatları Bozyazı’nın Hür Sesi Gazetesi’ne  haber olmuştu. Koca manşet…

“BOZYAZI HASRET KALDIĞI YEŞİLE SONUNDA KAVUŞUYOR”

Altında Doktor Özmumcu Sokağı’nın siyah beyaz, bulanık bir fotoğrafı. Belediye başkanına övgüler, faziletler.

Daha gördüğüm ilk anda göğsüm kabardı. Büyük bir kıvanç duydum. Hiç tahmin edemedim bu haberden ne çıkar. Ucu nereye gider.  

Haberi gören, belediyenin Çevre ve Peyzaj İşleri Müdürü etrafındakilere bu icraat ile alakası olmadığını söylemiş. Söz başkanın kulağına gitmiş. Başkan da fidanlığın işçilerini çağırtmış. İşçiler de mevzuya lakayt kalınca başkanın kafasında zincirler yavaş yavaş çözülmeye başlamış.

Sağolsun Civan bütün olan biteni  bana yetiştiriyordu.

Başkan bey ilk günler sakinliğini korudu yine de. Yalnız zabıtayı halk arasında ufak bir soruşturma yapmaya memur etti. Fakat zabıtanın soruşturmasından da bir sonuç çıkmayınca tepesinin tası attı. Yıllardır gözünü gökten indirip yüzümüze bakmayan adam sokaklarda gezip esnafla sohbet ediyordu.

“Kanunsuzluktur bu yapılan. Böyle olur mu? Herkes başına buyruk hareket etse ne olur. Kargaşa olur kargaşa!”

Civan son gelişinde bardağı taşıran damlayı çıtlattı.  

“Başkan polisi aramış diyor herkes polisi.”

İçimi derin bir yeis kapladı. Bir yanım planımızın yarım kalmasından ötürü kahroluyordu; ama diğer yanım Doktor Özmumcu Sokağı’nın yeni çehresini düşünüp şevkle doluyordu. Gerçi bu şevk sabahları sokağa çıkıp insanlarla konuşmaya başladığımda yerini şiddetli bir öfkeye bırakıyordu. İstisnasız herkes, yapılanların kanunsuzluk olduğunu konuşuyordu. İlçemizin sokaklarında ne idüğü belirsiz adamlar gece yarısı ifrit oyunları çeviriyordu. Hatta Gülhan bir akşam geç vakitte sokakta görmüştü bile bu adamları. Neymiş, adamların üstlerine yürümeye kalkmış da aralarından biri kendisine silah doğrultmuş. O da tabanları yağlamaya mecbur kalmış. Oysa biz ortalık yatışana kadar paydos etmeye karar vereli kaç gün olmuştu. En ufak bir hareketimiz yoktu.

Yalanların ardı arkası kesilmiyor, efsaneye dönüşen sözlerle neredeyse ilçenin çocukları korkutuluyordu. Balkonda tırnaklarımı kemiriyordum. Kanayıncaya kopuncaya kadar ısırıyordum. Hırsım bir türlü geçmiyordu. Ay gecenin doruğuna vardığında gözlerim sokağa bakıyordu. İçim, balkondan sokağa atlayıp köşeye iki üç fidan daha dikivermek istiyordu. Gönlüm bir çocuk oyunun masum ve hınzır coşkusuyla dolup taşıyordu. Lakin ben bu muzip hayalin tesirine teslim olmadan, devriye gezen bir polis arabası lambaları sokağımızda beliriyordu.

“Dura dura varılacak bir yer yok.” dedim kendi kendime. “Yeni bir plan yapmalıyım.”

Kollarımıza son bir güç, içimize ferahlık verecek bir plan. B planı. Hayır, tümsekte kalmadık planı.

Ümit.

Yeniden.

Yeniden ümit planı.

Bir fikir devriye gezen araçların saatlerini saptayıp işimize köşe kapmaca gibi devam etmeyi düşündüm. Başkaca bir çare de yoktu zaten.  

Yeni planı konuşmak için çocukları çağırdım. Ev Fikretlerin yokluğunda iyice dağılmış, karışmıştı. O kargaşanın içinde bir de onlara çay demlemek gelmedi içimden. Balkona geçip kafamdakileri doğrudan anlatmak istiyordum. Ondan sonra ne olacaksa olacaktı artık.

Masanın etrafına dizildiğimizde çocukların yüzlerinde hayal kırıklığından da kederden de esame yoktu. Her zamanki gibi emirperver yalnız dediklerimi yapmak arzusu ile yüzüme bakıyorlardı. Bu hâl normal zamanda hep hoşuma gitmişti.Ama zaman normal zaman mıydı? Boyunlarının şöylece bir büküldüğünü görmek isterdim. Belki içinde debelendiğim yalnızlık onların da mutsuzluğuyla bir parça olsun kırılırdı.

En çok da Mesut’u tuhafsadım. Geceleri sokakta her şeyin farkında gibi davranıyorduBalkonda oturduğumuz o an ise gözleri yine pırıl pırıl. Bakışı bakışımla konuşuyor “Bizi hangi vazife için çağırdın Şefim?” diyordu sanki.  

“Ne vazifesi be? Ne vazifesi? Yani bir üzülmediniz mi? En azından bir fasıl geçseydiniz. Her şeyi yapıyor olmanız yetmiyor işte. Yapmak yetmez, anlamanız da lazım. Hayır pes etmeyeceğiz. Ama insan gibi. Hem üzüleceğiz hem pes etmeyeceğiz. Nedir bu sizi hiç üzmeyen? Siz üzülmedikçe ben geberiyorum. Hangi vazife ha? Bir sözümün sizde bir jetondan daha fazla etkisi yok mu? Önü arkası…”

Önü arkası işte. O kadar.

Kendime acımak geliyordu içimden. Durduğum yerde batmak, boğulmak sonra da sessizce yok olmak istiyordum. Ama batamazdım. Son bir gayretle kuvvetimi kıran bütün hisleri birbirine yaslayıp umutsuzluğun seline set yaptım. Jetonsa jeton. Konuşup bu adamların kafasına bir jeton daha atmalıydım.

“Çocuklar bakın…” dedim ki kapıdan bir ses geldi. Kapı açıldı. Dikkatimiz bir anda dağıldı. Konuşmam bölündü. Oysa ben o konuşmayı son nefesimle yapacaktım. Sırtımı, hezeyanın zorladığı kapıya yasladığım hâlde yapacaktım. O kapı açılmadan ordumu ayağa kaldırmış olacaktım. Ama kapı açıldı. Korktuğum ne varsa içimi yağmalamaya başladı. Dayanamıyordum artık. Saldım kendimi. Ağlamaya başladım. Çocuklar donmuş hâlde yüzüme bakıyorlardı.

Kapıyı açanlar az sonra belli oldu. Fikretler köyden dönmüşlerdi. Ağladığımı gören Fikret hemen yanıma konuşup omzumu tuttu.

“Mustafa Rıza Bey ne oldu?”

Biz telaş ettik diyordu. Kaç gün oldu aramadınız. Bir kusurumuz mu oldu? Bir kusurumuz mu? Bir kusurumuz…

Kusurumuz da kusurumuz…

Fikret olan bitene alakasız saçma sapan sorular sordukça öfkeden kuduruyordum. Lakin ağlamaya başlamıştım bir kere, öfkelensem de üzülsem de boş. Sarsıldıkça sarsılıyordum sandalyede.  

Fikret çocukların başına dikilmiş sıkıştırıyordu.

“Ne yaptınız adama? Konuşsanıza!”

“Dur Fikret!” demeye yetecek mecalim kalmamıştı. Onun sesinden uzak bir dünyaya kapanmış kendi hâlime ağlıyordum. Korkudan titreyen Ahmet’in inlemeleri yabancısı olduğum bir canlının sesiydi sanki. Sus ulan, dendikçe Ahmet daha çok bağırıyordu. O bağırdıkça Fikret’in sinirleri oynuyordu. Sonunda dayanamadı, sillesini havaya kaldırdı. Ahmet bir anda elini yüzüne siper edip sızlandı

“Mustafa Rıza Bey size ne olmuş? Bugün ağaç dikmeye gitmek yok mu?”

Neye uğradığımı şaşırmadım aslında. Uğrayabileceğim her şeye uğramıştım zaten. Her şeyi görmezden gelmiş bir direngen olarak devam ediyordum. En sert hamlelere karşı tetikte ilerliyordum. O an ise sadece saatim durdu sanki. Küçücük, minicik bir sekte. Seslerim, hatıralarım, hayallerim; bozgun yedim. Ağlarken dışında kaldığım dünyaya bir cümleyle geri geldim:

“Fikret götür bunları, kafam almıyor.”

Fikret öfkeliydi zaten. Çocukları yaka paça dışarı attı. Ben de balkondan kalkıp odama geçtim. Kadın yattığım odaya bir ağrı kesici ile bir fincan kahve getirdi. Adetim olmadığı hâlde yatakta sigara içtim.

O  yirmi günde ne oldu, anlayabilir mi benim kalbim? Sanki bir hayal perdesi kuruldu. Bir perde değil aslında. Antik bir Yunan tiyatrosu. Tam elimde kılıcımla çıktım. Koro muzaffer bir komutanın şarkısını söyleyecek, tiradımı seyirciye haykıracağım.Birden koro hiç ummadığım başka bir şarkıyı söyledi. “Mustafa Rıza Beye Gülün Ha Gülün” şarkısı kulağımda çınladı.

Orada söyleyeceğim sözler için nasıl da hazırlanmıştım oysa. Her şey güle gülistana varacak bir yolda gidiyordu. Bir gün unutulacaktım belki. Ama gün o gün değildi.

Yatağımın başındaki telefonu alıp polisin numarasını çevirdim.

– Alo bir ihbarda bulunmak istiyorum.

– Buyrun?

– Gecebaşı Ağaç Çetesi’nin kimler olduğunu biliyorum.

– Gecebaşı Ağaç Çetesi mi?

– Evet, hani şu sokaklara ağaç dikenler…

– Gecebaşı Ağaç Çetesi miymiş onların adı? Bak sen yav, asortik de adları varmış. Kaç gündür geceyi zehir ettiler bize dolanıp duruyoruz. Vallaha Allah razı olsun. Kimmiş bunlar?

– Mesut Güneş, Ahmet Gören, Civan Gözler.

– Ne deliler mi?

– Bunlar işte. Geçen gece benim evin bahçesine girip müştemilattan gizlice edevat alırken gördüm. Gece geç saatte de getirip bıraktılar.

– Bak sen şunlara yav!

– Yalnız bir ricam var, ben Mustafa Rıza Karaorman, gazeteciler haber yapacağında şey yaparsanız…

– Ney?

– Yani işte yakalamış falan dersiniz.

Telefonu kapatıp son bir sigara yaktım.    

Kıymet bilmezler, öldükleri zaman dünyadan bir ot mu geçmiş yoksa bir adam mı belli olmayacak hayatlar “Bitmedim!” demek nedir bilirler miydi? Hiçbiri anlar mıydı beni? Yirmi gün öncesinde uyuduğum o güzel uykuyu bir kez daha uyuyacak olmanın ne demek olduğunu bir an olsun düşleyebilirler miydi? Ben o uykuları tek tek sayıyordum. Kazandığım her sabahı bir bir kaydediyordum.

O gecenin sabahını da kaydettim. Kahvaltıdan sonra Fikret kahvemi getirdi. Önceki gece baskısı geciken Bozyazı’nın Hür Sesi’ni önüme koydu. Manşet ibreti alem olsun diye sanki yarım sayfa atılmıştı.

“GECEBAŞI AĞAÇ ÇETESİ YAKALANDI.”

Altında çocukların karakol kapısında elleri kelepçeli bir fotoğrafı, köşede benim vesikalık bir fotoğrafım, alttaki yazıda, çetenin yakalanmasında gösterdiğim gayretler, sonunda da belediye başkanımızın bu menfur hadisenin defi dolayısıyla Doktor Özmumcu Sokağı’nda öğleden sonra düzenleyeceği törene davet vardı.

Saatime baktım. Neredeyse öğleye geliyordu. Hemen banyo edip tıraş oldum. Yüzümü kolonya ile bir güzel ovdum. En sevdiğim gömleğimi ütülettim. Üstümü giyinip Doktor Özmumcu Sokağı’na doğru yürümeye koyuldum. Aheste aheste on beş dakikada vardım.

Sokak trafiğe kapatılmıştı. İnsanlar toplanmışlar kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Girişe bir kürsü koymuşlardı. Kürsünün arkasında Bozyazı Lisesi Bandosu hazır bekliyordu. Çaycı Gülhan kalabalıktan sıyrılıp yanıma geldi. Duacıyız, gece sokağa çıkamaz olmuştuk faslı geçti.

Az sonra kürsüye çıkan Bozyazı Lisesi müzik öğretmeni Mevlüt Bey, bizi, şehitlerimiz için bir dakikalık saygı duruşuna ve akabinde İstiklal Marşı’nı okumaya davet etti. İstiklal Marşı’nı hep beraber coşku ile okuduk. Kürsüye geçen belediye başkanımız konuşmasında, huzurlu beldemizi kimsenin karıştırmasına müsaade etmeyeceklerini, söyledi. Bu tip hadiselere karşı her bir vatandaşımızı basiretli olmaya davet etti. Küçük görünen bu işlerin sonunda çıkacak belanın ucunun hiç belli olmayacağını tembihledi ve sonunda bu belanın definden mutluluk duyan her vatandaşımızı fidanların başına dizilmeye çağırdı..

İnsanlar fidanların başına birer birer geçtiler. Her fidanın başında dört beş kişi vardı en az. Sokağın iki yakasında iki ayrı çizgi gibi dizilen insanlar kürsüdeki başkanın gözünün içine bakıyorlardı. İlçede uçan kuşun sesi yoktu sanki.  Başkan coşkulu havasıyla sessizliği bozdu:

“Bu menfur hadisenin hatıralarını silmek için, başı bozuklara eman vermemek için haydi Bozyazı, hep beraber!”

Fidanların nazik boynunu yakalamış olanlar, hepsini aynı anda köklediler. Mevlüt Bey’in arkasındaki Bozyazı Lisesi Bandosu birden Onuncu Yıl Marşı’na girdi. Fidanların yerleri temizlenip doldurulana kadar yeri göğü inlettiler. İnsanlar söktükleri fidanları sokağın ortasına yığıyorlardı. Tüm fidanların toplandığını gören belediye başkanımız kürsüye tekrar çıktı.

“Şimdi, her daim ilçemizin salahiyeti için çalışan, bu çetecilerin yakalanmasında da en büyük paya sahip olan Mustafa Rıza Bey’i konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ediyorum.”

Kılıcımı doğrulttum ve kürsüye doğru yürümeye başladım.

Not: Bu yazı Edebiyat Ortamı’nın Ocak-Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir