Dosya: İnternetin Okura ve Okur Alışkanlıklarına Etkileri

Kırkıncı Kapı, malumunuz, internet üzerinden yayın yapan, edebiyat ağırlıklı bir sanat platformu. Muadilimiz olan iyi siteleri de göz önünde bulundurduğumuzda, eser kalitesi ve çalışma disiplini açısından internet yayınlarının, matbuu yayınlardan seviye olarak çok da büyük bir farkı olmadığını söyleyebiliriz. Fark yaratan şeyler; okura ulaşma şekli ve ulaşırken kullanılan yollar. Hatta yayın imkânları açısından düşündüğümüzde internet, matbuu yayınlara göre çok daha avantajlı bir mecra.

Fakat bu söylediklerimiz sadece yayın ve yayıncı tarafını ilgilendiren şeyler. Peki, internet, okuru ve okur alışkanlıklarını nasıl etkiliyor?

Bu soruyu bir soruşturma kapsamında Kırkıncı Kapı yazarlarına sorduk. İşte aldığımız cevaplar:

Hayriye Ünal:

Araçlar ve gereçler, oldukları şey olmanın getirdiği her şeyi içeriklerine aktarırlar. Yeni gelen her şey terimlerini de getirir. O terimlerle düşünmekse yeni bir zihni doğurur.

İnterneti salt yazılı/görsel materyalin sıralandığı katmanlı bir duvar gibi düşünemeyiz. Duvar tarafı var tabii; kendine ait bir yazma enerjisi var, boş kâğıdın tanıdık davetkârlığını, yazar karakterinin sınırlayıcılığı olmadan grafitilerde, banklarda, tuvalet kapısı yazılarında anonim bir yanıt olarak okurdu okur. Yargıları katı okurlar olarak yazı biçimleri arasında etik sınırlar, basamaklar koyardı. Kitaptan (kitabın kutsal tüm çağrışımları onu en üste taşıyor) başlayarak kapıya, kumsaldaki kumlara uzanan yelpazede okur, bir şifre çözücüsüydü, mektubun iletildiği değerli kimse.

Bir şekilde, istendik değilse de, yazı biçimleri arasında, bir diğerinin ahlaki üstünlüğüne dayalı hiyerarşi var. Yazınsal türler arasında da. Şiirle öykü, işte romanla sinema arasında basamak var gibi. Bunu herkes bilir, hisseder, bazen ifade eder.

Okur, internetle birlikte aralarında sınırların ve ahlaki gümrüklerin olmadığı bir biçimler dünyasına adım attı. “Değerli kimse” olmaktan çıkan “yeni okur” kesinlikle sadece bir okur değil, birçok sitede “kullanıcı”, reklamların iletildiği bir “müşteri”. Daha önce de okur kitabı satın alan kişidir. Fakat okur kitabın müşterisidir, markanın hedefi değil.

Dolayısıyla ağdaki okur-yazar ister en basit düzeyde bir gazete okuru veya salt bakıp geçen türden site takipçisi olsun ister internet kurdu ve ne istediğini ne yaptığını bilen biri olsun pazarın üzerine hesap yaptığı tüketicidir. Mübadele ağlarının tatlı sineğidir.

Mesele bu nedenle teknik olmanın berisindedir, son tahlilde ekonomiktir.

Buna paralel olarak mesele ideolojiktir, çünkü kültürel hegemonya medya araçlarıyla aktarılır, kendini pekiştirir. Yeni okur bu nedenle aynı zamanda ağdaki kasıtlı (ama gizli) yönlendiricilerle akış yönünde güdümlenen “boş gösteren”lerdir. Niye bu kadar yoğun haz, üç kuruşluk aylık paketleri saymayalım, bedavaya veriliyor?

Bu kimse, görünen düzlemde büyük oranda iletişim gereksinimlerini, sosyal-manevi ihtiyaçlarını, kültürel alışverişini ve hatta acıktığı an pizza ihtiyacını aynı anlarda farklı sekmelerle gidermektedir. Okumak, bakmak, gezinmenin ötesinde kullanıcısı olduğu ve her birisinde -sözde- kendisini yarattığı/yeniden doğurduğu ve seçimleriyle farklı komünler, özgürlük adacıkları yaratabildiği Facebook, Formspring, Foursquare, Twitter, Vimeo, Tumblr, Reddit, Pinterest, Friendfeed vb. yerlerde “oluş” sürecini yaşadığını hissedebilir. Kolaj kültürel kimliğini adım adım toplarken baktığı ekranın da ona baktığını çoğu kez unutarak. Şu sözdeki Tanrı yerine İnternet konarak bakılırsa ne dediğim daha iyi anlaşılacaktır belki: “Tanrıyı gördüğüm göz, onun beni gördüğü gözle aynı gözdür” (Angelus Silesius)

Çok detayları olan bir konu, kesmek zorundayım, ancak mevzuun gündelik geyiklerin dışında araştırılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Politik amaçlı ve geniş çaplı olaylarda hacker gruplarının yönlendirme gücünü, hipnotik etkili yazılımları ve kitlelerin nasıl hareketlendirilebileceğini biliyoruz.

Yazı nasıl keşfinin devamında “politik hâkimiyet kurmanın en etkili yolu” idiyse; bugün gösterge deposu internet de o. Bu yüzden İnternet; ideolojik bir aygıt ve iktidarın yuvalandığı bir alan olarak çözümlenmeli.

Bu sebeple yaygın “yeni okur”un içinde tanımlandığı “sıradan kullanıcılık” öncelikle tebaalığın belgesidir. Üstelik ne tür bir iktidarın ne tür bir yasayla denetlediği, ne tür bir vatandaşlık? Henüz bilinemiyor. Bunun haymatlosu veya gerillası veya illegali olmak ne kadar mümkündür bilemiyorum, fakat Zamyatin’in distopyası gerçekleşti denebilir.

Melih Tuğtağ:

İnternet-edebiyat ilişkisini değerlendiren her romantik okur, olaya önce biraz negatif bakar. Kitap kokusu, kitap dokusu, bir kitabın ilk baskısı, özel basım kitap, bayiden dergi satın alma v.s. gibi söylemler romantik okurluğun şanındandır (açık söylemek gerekirse ben de part-time olarak bu kategoriye dâhilim). Bu noktada ben şu çelişkiyi yaşıyorum: kitaplar sadece bir aktarım aracı mı? “Nereden okuduğumun bir önemi yok, internet ya da kitap fark etmez. Mühim olan o metne ulaşmam” dediğim zamanlar da oluyor, “Eşyaların da ruhları vardır. Nereden okuduğum çok önemli.” dediğim zamanlar da.

Öte yandan, internetin kolay erişilebilir bir araç olması, herkesçe kabul edilen büyük bir avantaj. En romantik kitap okuru bile çoğunlukla bir kitabı araştıracağında önce internetten bakar. Fakat internette bilgiye ulaşmak kadar, bilgi üretmek de kolay. Bu sebeple bilginin sahihliği çoğu zaman net olmuyor. Bu da yanlış bilgiye ulaşma ihtimali ile doğru bilgiye ulaşma ihtimalini eşitliyor. Okurun yanlış yönlenmesi, yanlış esere fazla değer atfetmesi kolaylaşıyor. Hatta yanlış esere verilen değer oranından da ötesi, yanlış esere değer vermek bile söz konusu. Misal; internette Turgut Uyar adıyla en çok paylaşılan şiirlerinden biri Palyaço’dur ama Turgut Uyar böyle bir şiir yazmamıştır. Bu olay bir internet efsanesi olarak ortalarda dolaşır.

Fakat bu, doğru bilgilendirme-yanlış bilgilendirme, iyi edebiyata yönlendirme-kötü edebiyatı şahlandırma gibi internetin okur üzerindeki etkilerine net bir karşı duruş sergilemek çok doğru değildir. Doğrular ve yanlışlar zamana göre değişen şeyler. İnternetin yanında getirdiği dil, yeni bir edebiyatı, yeni edebiyat doğrularını yaratabilir ve yaratıyor da. Bugün yanlış deyip, burnu havada okurlar olarak reddettiklerimiz, yarın has edebiyat ya da 2010’ların başarılı edebiyat akımı olarak karşımıza çıkabilir. Artı olarak anonimleşen, yazarı bilinmeyen ya da yanlış bilinen metinlerin varlığı belki de önümüzdeki yılların modası olacaktır.

İnternet dediğimizde, tabii ki paylaşım kültürüne de değinmemiz gerekiyor. Edebiyatın paylaşımı, ekseriyetle alıntı paylaşımı şeklinde ilerliyor. Okurların internetteki bu davranış stilini de avantaj-dezavantaj cetveline yatırabiliriz. Avantajı; okur etkileşimiyle, okurların birbirine kolayca yeni ufuklar açabiliyor olması. Dezavantajı; alıntı paylaşan okurun, diğer okurlarda metnin sadece o kısmının işe yarar olduğuna dair bir algı yaratması ve onları hap içeriğe meylettirmesi. Dezavantajlar bölümünün ikinci parçası şöyle bir deyimi de dilimize soktu: “internette uzun yazı okunmuyor abi yeaaağ”

İnternetin okur sayısını arttırdığı gerçeği, okur görünen kişi sayısını arttırdığı gerçeğini de yanında taşıyor ama ben bu konuya şimdi girmeyeceğim, çünkü “internette uzun yazı okunmuyor abi yeaaağ”

Ali Berkay:

İnternet hayatımıza girdi gireli, matbu eserlerin sonu geldi tezahüratları eşliğinde bu tartışma sürüyor. Kanaatimce artık şurası kesin: okumayan okumamaya devam ediyor, kitap alan kitap almaya devam ediyor. Yaygara koparan kesim ise gereksiz bir muhafazakarlık sergiliyor bu konuda.

İnternetin okur alışkanlığına en büyük etkisi ise, insanların internetteki tavsiyeleri takip edip daha eli-yüzü düzgün, birbiriyle alakalı okumalar yapmasına olanak sağlaması. Dizüstü edebiyat gibi saçmalıkları görmezden gelirsek, sosyal medyanın da etkisiyle okur alışkanlığı oluşturulması daha kolay oluyor. Kısa süre içinde kitap çıkarma imkanı olmayan yazarlar bloglar ve sosyal medya vasıtasıyla okurlarının matbu eserleriyle beraber interneti de kullanmalarının önünü açıyorlar. Deneysel işlerini de internet vasıtasıyla yayıp -hızlı geri dönüş olanağıyla- kendilerini geliştiriyor, bu sayede okur sevdiği yazarı daha rahat takip edip, farklı yönlerine de dikkat kesiliyor.. Bu olayın tersi yöndeki etkisi ise, kitaplarıyla zıt çizgide olan yazarların okurları kaybetmesi. Kötü haber tez yayılır misali, bir yazar okurlarının gözünden çok rahat düşüyor, okur da bu yazarın yerine yenisini bulma noktasında -elinin altında internet de olduğundan- sıkıntı çekmiyor.

Tecrübeli ve çok okuyan kişilerin internetin getirdiği nimetlerle beraber bu alanda iyi bir rutin oluşturmalarının kolaylaştığı ortada. Daha hassas ve henüz okumaya başlayanlara ise “böyle piyasa olmaz olsun” dedirten bir ortam var. İnternet en çok edebiyat magazincilerine (bunları okur klasmanında değerlendirmek çok zor) yarıyor.

Yücel Öztürk:

“Okur” kelimesi “kâğıt”la şekillendi. Eski mecmualardan yükselen koku yeni gazetelerin sayfasında yaşadı. Divan’lardan cönk’lerden filizlenen hışırtı çağdaş romanların yapraklarında çağlamaya devam etti. Okur, kâğıdın yareniydi. Dokundu, kokladı, çizdi. Arasında gül kuruttu. Yıllar sonra açıp yıllar öncesinin cümlelerinde fikir tazeledi. Zamanla makine büyüdü, onun en gürbüz çocuğu bilgisayar hayatın merkezine oturdu. İnternet de böylece gelip alışkanlıkların başköşesine kuruldu. Okur, ona kayıtsız kalamadı. Kâğıt hışırtısı silindikçe, tuş sesleri yükseldi. “Bir tık ötede”ki gazete ve kitaplar görünüşte bir rahatlık sağladı. Bir zamanlar okurun sadece “halden anlayan” yakınlarıyla paylaştığı cümleler sosyal paylaşım sitelerinde “herkes”le paylaşıldı. Bu da okur samimiyetini azalttı ve özlü söz çılgınlığını başlattı. Önce “vay be” dedirten cümle ve dizeler gezindi tuşların ötesinde, sonra onların taklitleri. En kısa ve en vurucu olanını seçmek doğrusu marifet sayıldı. Bir zamanlar okurun dokunup da gönül bağı kurduğu eserler, artık hemen tüketilen, okunup unutulan metinlere dönüştü. Okur, kâğıttan uzaklaştıkça bu tüketime esir düştü. Zihinler karmakarışık oldu. Alinin külahı Veliye giydirildi. Kokusuz edebiyat böyle doğdu.

Lakin “halis okur” internetin kolay ulaşılırlığından faydalandı, mesela yeni çıkan kitaplardan çabucak haberdar oldu, bilmem hangi kütüphanede buluna bir makalenin dosyasını edindi… Ama bilgisayar ekranına çakılıp da kâğıda yüz çevirmedi. Sayfaların arasında gül kurutmayı unutmadı. Dokunduğu ve kokladığı sayfalar onu kendi iç dünyasına yönlendirdi; ona ölçüp tartma fırsatı verdi. Ve halis okur tuşların ötesinde hızla tüketilen sözlere inanmadı.

Ekran ışıkları ruhun da gözlerini köreltiyor. Kitap sayfalarında uçsuz bucaksız bir dünya var. Ekranın ötesi görünmüyor… Kâğıdı tuşlara yutturmayanlar, ruhdaşımdır.

Şafak Tarhan:

Italo Calvino “Okumak, olmak üzere olan bir şeye doğru yol almaktır, onun ne olacağını da kimse bilmez.” derken, etrafımızda yol almaya ve sabra zıtlık oluşturan “vaktin çok değerli” vesvesesi hâkim kılınıyor. Böyle olmasa dâhi değerli olduğunun yalancı reklamı sizi önemli kılarken, bir şeylere vakit ayıramamak statü göstergesi sayılıyor. İşte bu ablukada okumak, vakit ayıramadıklarımız arasında çok popüler, sebebi ise neler olacağını bir an evvel bilme isteği. İnternet sabırsızlığı körükleyip, hızlının kısa olana övgüsü, boğucu bir yıkıma çanak tutarken bu kayıp, okuma alışkanlığının genleriyle oynuyor. Artık boş vakitleri doldurma çabası, eskisi gibi iştahla bir kitabın karıştırılmasından ziyade, önümüzdeki ekranda yeni, kısa ve çabuk unutulacak paylaşımların takibiyle mâna kaybediyor. Bu da sanal dünyada yeni ve alelâde bir paylaşımın heyecanını, yayınlanacak yeni bir yazının veya kitabın heyecanı karşısında güçlü kılıyor. Teknolojinin ardında dâhi zayıflayan okurluk, ekran hapsinde ayakta duramıyor.

Okumaktan çok görmeye yoğunlaşılan bu kaotik süreçte, insanlar görselliğe bulaşmış metinler arzulamaya başladılar. Fırsatları varken ve ulaşabilirken salt kelimelerden oluşan sayfaları veya ekranları iştahsız buldular. Bunun yanında, başta bahsettiğimiz sürat bunalımından dolayı okuduğu metnin, ilk cümleleriyle kendisini yakalamasını ve etkilemesini, o yazıyı bitirmeden kenara itmemek için bir şart olarak ileri sürdüler. “Okuma, metnin mekânı içinde güzergâh seçmektir” diyen Tzvetan Todorov’un aksine okurlar artık yazarları metni yazmadan önce güzergâh seçmeye zorlamaya başladı.

Murat Özel:

Hız başımızı döndürüyor. On sene önce bırakın hayal etmeyi, aklımızın ucundan bile geçmeyecek sistemler ve süreçler kısacık zamanda olup bitiveriyor. “Denize şişe içinde bırakılmış notlar” gerilerde kaldı diyebiliriz onun için.Kağıtla, şişeyle uğraşacak vaktimiz kalmadı çoğumuzun. Hız çağıyla beraber, çok hızlı akan bir gündem, hafıza ve dolayısıyla yazına doğru ilerliyoruz. Ruhlarını bekleyen yerliler çok umurunda değil çoğumuzun. Kısa sürede okuyup, yorumlayabileceğimiz metinlere talip günümüz insanı. Çok yormayacak, diyeceğini deyiverecek metinler. Lafın çok evirip çevrilmesine, söz sanatlarına gönül indirilmiyor artık insanoğlu. Dolayısıyla, daha aforizmavari eserler ön plana çıkıyor. Çıkmaya da devam edecek bu gidişle. Bu durumun bir çok dinamiği var elbette. Kağıdın ve mürekkebin bile ortadan kalkıp kalkmayacağı tartışılmakta. Bilmiyoruz kazanan kim olacak bu süreçte lakin, az sözle çok şey anlatmak giderek daha önemli hale geliyor ve bu iyi bir şey mi tam emin değilim.

Müzeyyen Çelik:

İnternet okurun canına okudu bence. Neden derseniz -ki demelisiniz- herhangi bir edebi zevk taşımayan eserler bloglarda, şurada, burada gırla gitmeye başladı. Bu aaa okuyucular, yazıcılar ne kadar arttı bilmem kaç blog var gibi olumlamalardan öte edebiyatın seviyesini düşürdü. Nadir de olsa bu bloglar bize yazar kazandırdı ama götürdükleri ile bu kazanım kıyaslanamaz. Bunun yanında edebi hırsızlık da aldı başını gitti. İsmi cismi olmayan neydüğü belirsiz şiirler, aforizmalar uçuşuyor. Uçuşsun bakalım buna da alışırız.

Ayrıca -ikinci paragrafa madem editör izin verdi- internet çoğu zaman okuyucu için zaman kaybıdır. Yazıcı için de zaman kaybıdır ama artık vazgeçemeyeceğimiz bir konumda dolayısıyla bu deveyi bir şekilde gütmek zorundayız. Hepsi bir yana internet okurla yazar arasındaki perdeyi kaldırdı ve bu çok sinir bozucu. Yazar bence uzak olmalı. Yazdıklarıyla dilerse halka yakın dilerse uzak olması kendi tercihi ama yazarın tüm düşüncelerini hayatını bir şekilde okuyucunun biliyor olması her şeyin büyüsünü bozuyor. Yazar uzakta, erişilmeyende olmalı ki yazdıklarından etkilenelim. Bu yüzden ölmüş yazarlara yöneldiğim çok oldu ve tweetlerini görünce yazardan soğudum diyenleri çok duydum.

 

Doğukan İşler:

İ.S (“İsa” değil, “İnternetten Sonra”) gelişen okuru çok kabaca 4 bölümde incelemeye çalıştım. Daha sonra bu konu hakkında uzun uzun tweet atacağım…*

Kitap Okuru: Önceleri kamplaşma vardı; “Kitabı elimde tutup koklamadan asla!” diyenler ve “Yıl olmuş ikibinbilmemkaç; tabii ki indiririm internetten, tabletimden okurum kitabımı heyt!” diyenler. Bu idealist romantikler ile modern realistler uzun süre çatıştılar. Şimdilerde dengeyi sağlamış durumdalar, “Ne kitapsız, ne tabletsiz…”

Edebiyat Okuru: Dergileri takip edenler hala romantiktir ve Oğuz Atay’ın dediği gibi “Romantikler ölmez!” E-dergi piyasası çok tutmadı, kültür sanat sitelerinde hala öykü-şiir pek okunmuyor. Zaten internette yayımlanan bir ürünü okur hala pek ciddiye almıyor. Sanki edebiyat çok ciddi bir şey gibi!

Sosyal Medya Okuru: Sosyal medyada paylaşılan alıntılar dışında hiçbir şey okumaz, bilmezler. “Alıntılarla Yaşayanlar” diyebiliriz bunlara. İnternet çıktıktan sonra entelektüel görünmenin en kısa yolunu bulmuşlardır.

Keyif Tutsağı Okur: Bu tabir Enis Batur’a ait. Google’da aratırsanız ne demekmiş öğrenirsiniz; tabii keyfiniz bilir!

*(bkz. İRONİ)

 

Nagihan Şahin:

Okumak ve bakmak… İnternetin günlük hayatta yerini sağlamlaştırmasıyla bu iki fiilin yer değiştirdiğini görüyoruz. O kadar acelemiz var ki, okumuyor, bakıyoruz ve bir sonraki ekrana, bağlantıdan bağlantıya koşuyoruz. Sanırım internetin okuma eylemine zararı varsa bu noktada: hızla geçiştirmek. (Edebiyatın da hızdan ve slogandan yana olmadığını düşünürsek bir kısım okurun basılı kitap-dergi vb.de ısrar etmesinde bunun bir faktör olduğunu söyleyebiliriz.) Okumak, bir sabır işi. Daha hızlı bilgisayarlar çıkıyor ve birkaç saniye geç açılan bir sayfa için sinirleniyoruz. Bu halde, ekrandaki uzun bir yazıyı okumaktan da sıkılıyoruz. Oysa okumadan değil bakarak, göz atarak, sadece başlığı okuyarak, ya da sloganları, aforizmaları “beğenerek” hızla vakit geçirilen bu dünya ve onun “kullanıcısı” kendine “düşünme payı” da ayıramaz… Dolayısıyla içselleştirilmiş, duygu ve düşüncelerle kalıcı hale getirilmiş bir okuma eylemi zor gibi görünüyor internet ortamında. Bu durumda internetin asıl işlevi çok geniş bir alanda ve çok hızlı bir şekilde haberdar etmek, hızlı iletişim sağlamak, “ön okumalar” yapılmasına imkân vermek gibi geliyor bana.

Öte yandan, eğer Ali Çolak’ın dediği doğruysa yani okur olunmuyor okur doğuluyorsa zaten okur olan kişi kaosvari bu sanal ortam içinde kendi ihtiyacını bulacak, içerik olarak bakmaya değil okumaya uygun olanı seçecektir. Bu noktada, içerik olarak çok çeşitlenmiş bir internet dünyasında, özel bir alan olarak blog okur-yazarlığını bir köşeye koyabiliriz. Özgün olmaları sebebiyle birçok blog ve benzer yapı günlük hayatta zaten okur olanlar için bu kimliklerini sürdürdükleri mecralar. Başta kitap ve edebiyat blogları/siteleri (ki içlerinde yayınevlerine ya da bizzat yazarın kendine ait olanları da var) bu noktada ilk paragrafta belirttiğim gibi okuru haberdar etme ve eleştiri yapma anlamında çok iyiler. Bu sitelere, buralardaki yorumlara göre okuma tercihi yapanlar da hayli fazla. Bu mecralarda, okurun ilgili yazıya yorum yapabilmesi ile metne (bu yolla yazara da) doğrudan ve klasik sisteme göre daha hızlı erişmesi de internet okurluğunun yeni ve önemli bir boyutu bana göre.

Meral Yarıcı:

Yapılan onca araştırma, geliştirilen onca fikre karşın okur oranının değişmediğine ikna olarak başlayalım söze.

Bakış açımızı şöyle 45 derece kadar değiştirirsek, vaktinin büyük bir çoğunluğunu internet karşısında geçiren kitlenin okuma oranının arttığını söyleyebiliriz. Her gün atılan “tweetler” , Facebook duvarlarını süsleyen özlü sözler okuma alışkanlığı olmayan büyük bir kitleye her gün göz egzersizi yaptırıyor. İnsanlar gündemi meşgul eden konularla ilgili her gün birkaç sayfa açıp bakıyor. Daha evvel bilmediği yazarları, şairleri farkında olmadan okuyabiliyor.

Okur, dediğimiz kitle bunlardan elbette çok farklı. Her koşulda, her değişimde tavrını değiştirmeden okumaya devam ediyorlar. Basılı yayınlara düşkün “eskiciler”, elektronik kitaplara düşkün yeni okuyucularla birleşiyor. Okur alışkanlıkları değişiklik gösterse de temel çatı, okuma aşkı hiç değişmiyor. İnternetin uçsuz bucaksız köşelerinde basılı olarak arayıp bulamadığı kitaplarla karşılaşıyor ve bu kez sayfalara dokunmadan ekran karşısında okuyor. Aslında “okur” olana, değişim pek fark etmiyor.

One thought on “Dosya: İnternetin Okura ve Okur Alışkanlıklarına Etkileri

  • 18/09/2013 at 23:08
    Permalink

    Bir varlıktan* okuma isteklilerin şu düşüncede olduğunu düşünüyorum: “Aldığım kitap/dergi/gazete, BENİM”. O sayfaları yalnızca onlar ve onların izin verdiği insanlar görüyor çünkü. İnternet öyle değil, gördüğümüz sayfa herkesin gördüğü sayfa, bize özel/bizim değil. Yalnızca bizim dokunabildiğimiz, üzerinde işlem yapabildiğimiz şey değil. Bir miktar muhafazakar düşüncenin de varlığını kabul ederek, esas nedenin bu olduğuna inanıyorum.
    (*interneti kullandığımız nesne de vardır fakat internet için kullandığımız terim gereği o eserlerin -sanal- olduğunu hissediyor olmalıyız)

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir