“Demir Hafız” Dedem

Bu kelimeyi her andığımda içim cız eder, burnumun direği sızlar. Babam bir gölgeydi benim; dedem vardı oysa. Dişiyle tırnağıyla, kucağıyla, gülüşüyle, elimizden tutuşuyla vardı. Biz; dayım gencecikken ellerinden kayıp gittiğinde umut olduk ona. Hayata bizim küçücük ellerimizle bağlandı. Ölene kadar da hiç bırakmadı o elleri. Abimi de beni de aynı anda kucağına alırdı. Nasıl taşırdı ki diye düşünmeden çılgınlar gibi sevinirdik abimle. Mesela onu tek alsa ben kıskanırdım beni alsa o kıskanırdı. Bizde hak geçmez derdi hep.

Çocukluğumdaki anılarım eğer şimdiki hayatımı güzelleştiriyorsa bunun baş aktörlerinden biri sanırım dedemdir. Sabah namazından dönerken sıcak simit, yatsı namazından dönerken çeşit çeşit meyveler, üstüne üstlük sevimli anılarını anlatmalar, kucaklayıp öpmeler, harçlık sıkıştırmalar, mahallenin yaramazlarından korumalar. Daha ne olsun. Bunlar bir çocuk için en değerli şeylerdir.

Dede aynı zamanda benim için yolu gözlenen bir şeydi hep. Şehirdeki evde de yazlıkta da dedemin camiden gelme anlarının çeşitli emareleri vardı ve ben onları bilirdim. Gündüz namazlarında sokaktaki herkese sesli selam verirdi. Küçük çocuklara şeker, çikolata dağıta dağıta selama alışmalarını sağlamıştı. Çocukların ya da komşuların Selamünaleyküm Hocam sesleri dedemin namaza gelme ya da gitme habercisiydi. Bazen de sabah namazı vakti durumu iyi olmayan komşuların kapısına kömür tenekesi bırakma tıkırtıları. Yazlıkta ağaçların arasındaki hışırtı. Hanımeliyle, üzüm bağına dökülen su şırıltısı. Bir insanı böyle hatırlamak var mesela ve ailem beni hangi alışkanlıklarımla hatırlayacak? Bu şimdilik cevaplanması çok zor bir soru.

İlkokula yazılmaya dedemle gitmiştim. İlk çantamı, defterlerimi, kitaplarımı almaya da dedemle gitmiştim. Siyah önlüğümü annemle teyzem dikmişti ve elbette yakalığım danteldi.  Dedemle ilgili yaşantılarımın en akılda kalan kısımları o zamanlarda başlamıştı. Okumayı okula başlamadan önce öğrenmiştim. Okuldan verdikleri benim için sihirli Cin Ali kitaplarını onun dizlerine oturur okurdum. Hiç sıkılmadan beni dinlerdi, ne anladığımla ilgili sorular sorardı. Bir ihtiyacımız olup olmadığını öğrenmek isterdi ve benim her zaman bir ihtiyacım olurdu. Renkli fasulye, sayma çubukları, ataçlar, çeşit çeşit kalemler, silgiler, kalemlikler, pastel boyalar ihtiyacımdı hepsi. Arkadaşlarımda görüp özendiğim her şey. Bir keresinde hatta dedeme bu ihtiyaçlarımla ilgili mektup bile yazmıştım. Herkese anlata anlata bitirememişti. Ondan dolma kalem, hokka ve mürekkep istemiştim mektubumda. İşte dedemin daha o zamanki gayretleri okumama vesile olmuştur. Gerçekten de o kadar ileri görüşlüydü ki benden evvel ülkenin en sıkıntılı zamanlarında teyzemi bile okutmuştu ve her seferinde götürüp getirmişti İstanbul’a. Hem de beş sene boyunca.

Annemden izni kurtardığımda sürekli olarak dedemlere kalmaya giderdim. Sürekli beni överdi dedem. Kızım çok akıllı bir seslenmemle hemen yatağından fırlıyor derdi. O ev, çocukluğum, dedem ve çatının saçaklarından kumruların sesleri hafızamdan asla silinmiyor. Dünya aydınlık bir yerdi o zamanlar. Hevesle yaşanabilirdi. Hayal kurmaya oldukça müsaitti. Geri planda yaşanan bazı üzücü şeyler görmezden gelinebilirdi güzel bir örnek vardı ve hayatı bize genişletiyordu. O da dedemdi.

Ortaokul, lise zamanları da aynı güzellikte geçebilirdi ama hastalıklar başladı. Önce babam, sonra dedem. Birbiri ardına hastane travmaları. Babam iyileşse dedem hastalanıyordu dedem iyileşse babam hastalanıyordu ve iki sene arayla onları kaybedene dek bu sürdü bu durum.

Dedem iyileşince yine küçük sürprizlerine bıkmadan usanmadan anlattığı hafızlık anılarına geri döndü. Onlar bizim için masal gibiydi ama o açlık çekmiş dolabın dibinde kalan ekmek kırıntılarını parmağının ucuyla toplayarak yemişti, karlı bir gün çeşmeden abdest alıp eve geldiğinde kapının koluna zayıf parmakları yapışıvermişti, babasını hiç hatırlamıyordu, annesiyle yanlış bir hesaptan daha bebekken hapse bile girmişti. Kaçak tütün satarmış büyük nenem. Yakalanmış bir gün jandarmaya üç, beş gün yatıp çıkmışlar. Demesinler ki hapse de girmedik. Sonra gri gözlerinin dolması ve hemen ardından şükretmesi. Köyde otururlarken yazları yürüyerek ya da atla neredeyse on beş kilometrelik yolu gider gelirmiş de namazlara yetişirmiş. Biz masal sanıyoruz ya hala anlayamayız nasıl yapardı. Şehre taşınmayı sonradan akıl etmişler imamlık yaptığı caminin dibinde kiraya çıkmışlar. Sonra olaylar olaylar. İki göz oda, üç çocuk, iki kendileri. Köyden şehre işi düşenlerin oteli olmuş bizim ev. Anneannem bir keresinde yorgan bulamamış da koridor gibi yerde şalvarlarını bürünüp yatmış. Şimdi oda da çok yorgan da çok ama insan kalmadı.

O hastalık süreçleri mutsuzluk nedir öğrendiğim zamanlar oldu. Öyle bir kelime vardı ve hayatımıza o ana kadar sanki dâhil olmamıştı. Yine de kimse sevdiği kişilerin öleceğini aklına getiremiyor. Bunu kabullenemiyor. Bazen kendi öldüğümü kabullendiğim istediğim oldu ama dedemin öleceğini asla kabullenemedim. Küçükken ölüm düşüncesi aklıma gelince önce dedemi düşünürdüm ve yatağımda hüngür hüngür ağlardım. Annem sesime gelirdi. Ne anlatacağını da bilemezdi. Anlatsa da zaten anlayamazdım. Meğer yaşamak lazımmış.

Lise sonda babamı kaybettik. Lakin dedem çok iyiydi ve bize daima yanımızda olduğunu bütün varlığıyla hissettiriyordu. Bu yüzden bu durumu daha küçük sıyrıklarla atlattık diyebilirim. Ondan sonraki zamanlar da güzeldi. Dedeli, mutlu ve huzurluyduk. Koca bir dağdı ve bütün ağırlıklarımızla ona yaslanıyorduk.

Büyük kıyamet iki yıl sonra koptu. Mart ayının başları bir kalp krizi. Yoğun bakım, hastane odaları, ambulanslar. Hepsinin toplamı bende hala hüzün. 24 Mart akşamı geldi haberi. Ambulansla Tıp Fakültesi’ne sevk edilirken kızım vakit geldi, Yasin okuyun demesi. Sonra kendinin Yasin’i okuya okuya ruhunu teslim etmesi. Bu kadarcık işte. Eve haberi ilk bana geldi. Dünyanın gerçekten döndüğünü o gün hissettim ben. Evin içinde defalarca ne yapacağım ben şimdi diye gidip geldiğimi hatırlıyorum. Akşamına hastalanıp yatağa düştüm. Dayanamamıştım. Öyle ki öleceğinden az önce beni evimde yıkayın, caminin gasil hanesindeki sudan kul hakkı geçmesin diye de tembihleyecek kadar düşünceli biriydi. Gerçek manada yaşama sevincimi kaybettim. Üniversiteye hazırlık sürecinde yaşadım bu olanları. Hiçbir şey bana zevk vermiyordu ve suyunu kaybetmiş bir ırmak gibi kalakalmıştım boşlukta. Gerçekten nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Kızım oku demişti ve sadece okuyacaktım. Sanırım sadece de okudum başka bir şey yapmadım henüz.

Şimdi düşünüyorum dedemin hayatımdaki yeri neydi? Bir kere boşluğu asla doldurulamadı. Adını anmadığımız gün bile yok. İçimize sine sine Rahmetli diyebiliyoruz ona mesela. Laf olsun diye değil içimizden gele gele. Geçen on iki yıldan sonra anıları hala taze. Eğer ailemiz, evimiz bir evrense o evrenin güneşi dedemdi ve biz onun etrafında dolanan gezegenciklerdik. Sonrasında epey dengemizi kaybettik. Şimdi bulduk mu onu da bilmiyorum. Kendimi tanıtırken hala Demir Hafız’ın torunu diyorum başka tanımım yok.

Bu yazı Mahalle Mektebi Dergisi’nin 15. sayısında yayımlanmıştır.

Müzeyyen Çelik

Sadece bir Müzeyyen.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir