Coğrafyadan, Dilden ve Zamandan Bağımsız Şarkıların Faili: Lhasa De Sela

Ben onu muhtemelen doğmadan, daha doğrusu ben ya da o doğmadan önce de tanıyordum. Bu şartlarda tanışıklığımızın ne yazık ki dünyeviyat çerçevesinde mantıklı bir açıklaması yok.

Neyse, Lhasa mantığımdan az öteye park ettiği at arabasında beni bekliyor. Gitmem gerek. O tam bir yollu.

Sene 2013’te hayatına çok uzaklardan baktığımızda şanslı bir çocuk olduğuna kanaat getiririz Lhasa de Sela’nın. On çocuklu, Meksika asıllı bir ailenin New York’ta doğan küçük kızıydı o. Ailesinin teknoloji ile arasına koyduğu mesafe sayesinde masallar, mektuplar, anneler, babalar, çok kardeşler, hep periler, her daim efsunlar ve bitmeyen yollar ile kendi potasında eriyip şekillendi Lhasa.

On iki yaşına geldiğinde, annesinin Billie Holiday albümünü bularak mevzuuyu hiç dolaylamadan, alacağını direkt damardan aldı. Görüyor musunuz? Billie Holiday’e teşekkür etmek için bir sebep daha çıktı.

Ardından kardeşlerinin Montreal’de eğitim aldıkları sirkten, Montreal barlarına giden bir nota defterine öyküsünü yazmaya başladı. Kalemi Lhasa’nın elinden almasaydım öyküsünün sonunu da yazacaktı ama ben mani oldum. Şimdilik kıyamete kadar rahatız yani.

Çizer: Demet Özge Aykan

Ufuk çizgisinin bile düz olmadığı bu Dünya şartlarında kusursuzluklara, düz çizgilere, hatasız icralara hiç ısınamadım ben. Doğada karşılığı olmadığı için bu tip güzellik tanımlarını algılama cihazlarımdan uzak tutmayı yeğliyorum. İşte böyle bir ortamda duyu organlarımın tamamını en güzele, Lhasa’ya teslim edebilirim.

Lhasa asla çok büyük kitlelere hitap edemeyecek muhtemelen. Ama onu o çok büyük kitlelere ulaşmış müzisyenlerden ayıran bir özellik var; hiç azımsanmayacak sayıdaki sadık dinleyicileri (kulak müritleri) Lhasa’ya aşkla bağlılar. (Muhtemelen siz anlamışsınızdır ama ben yine de itiraf edeyim: Ben de Lhasa’ya aşığım.) Çünkü onun kendine has icrasının üzerine sos olarak döktüğü pürüzlü sesinin aşındırdığı bir kulak, bir daha iflah olmaz.

Lhasa de Sela’nın o dinlendiren sesiyle söylediği, kendi tanımıyla “dramatik ve sıcakkanlı” şarkıları, dinleyicileri üzerinde kendi hükümdarlığını kurar. Ağlarken dans ettirip, dans ederken uyutabilir. Dinleyicisinin evrenine bir duyguyu çağıracaksa, zıttını da ihmal etmez, onu da muhakkak çağırır. Dışarıdan bakıldığında, bu durumun değişik bir trans halini andırdığı söylenebilir. “Şuuru şarkıya satmak” tam olarak bu oluyor galiba.

Bir Lhasa şarkısının ayaktan başlayıp yukarı doğru sarsan etkisi, Orhan Gencebay’ın zarifçe deştiği damarın, kalkıp flamenko yapması gibi bir şeydir.

Karşımızdaki müzisyen, kendini tüm dış etkilere açmış, hiçbir kısıtlamaya pabuç bırakmamış bir huri. Şarkılarını karıştırıp ardı ardına dinlerken derinlerden bir Aztek sesi duymanın sürpriz olmayacağı gibi, Orta Doğu’dan bir çığlık kopması da hiç sürpriz olmayacaktır. Lhasa’nın İngilizce,Fransızca ve İspanyolca olarak söylediği şarkıları, coğrafyadan, zamandan ve dilden bağımsızdır. Meksika’nın aşılmış sınırları, Güney Amerika’nın Güneş’ten ağarmış sesi, Kanada’nın soğuğu, Asya’nın renkleri, Orta Avrupa Çingenelerinin selamları, Fransız kafelerinin dedikoduları ve Amerika’nın arka sokakları zat-ı âlilerinin bizzat kendisini oluşturur.

Lhasa de Sela şarkılarının eli hep bavulludur. Sürekli bir yolda olma hali hâkimdir müziğine. Ama bu yoldalık hali ile aynı oranda evcimen de bir tarafı vardır. Belki de müziğini mekânsızlaştıran da bu çelişkidir. Bilhassa “De cara a la pared”, “El pajaro”, “Rising” ve “Any where on this road” şarkıları “Neredeyim ben? Eğer burası benim evim ise siz kimsiniz?” şarkılarıdır.

Lhasa müziğinin, dinleyicilerini kolayca sarıp sarmalamasındaki tek sebep çok kültürlü ve çok dilli şarkılar söylemesi değil. İnsanları hemen yakalamasındaki en büyük sebep; şarkılarının Lhasa’nın hayatıyla doğrudan ve çok samimi bir bağ kurması. En temel insani ilişki hâli, insanın insanı anlamasıdır. Lhasa, kendini bize aracısız olarak sunduğu için ve biz bu sebeple onu çok iyi anladığımız için ağına çok kolay düşüyoruz.

İspanyolca olan ilk albümünün (La Llorona) yapılış sürecinde hâlâ bir ayağı evindeydi, kökü toprağına bağlı şarkıları da bu sürecin mahsulü. Birinci albümü ile ikinci albümü (Living on The Road) arasında sirk ekibiyle sürekli şehir şehir, ülke ülke dolaştı. İngilizce olan bu albümünde, şarkılarla beraber dinleyici de yola düşer. Kendi adını verdiği, hastalığı ile beraber yaptığı üçüncü albüm ise yerine pamuk ipliği ile bağlı, gözü kapıda şarkılardan müteşekkildir.

lhasa de sela

Bir sanat dalına kolunu kaptıran kişinin (eğer sanatçı olabilmiş ise), diğer sanat dallarına da sıçraması ya da en azından diğerlerini daha rahat anlaması, onlarla daha rahat gönül bağı kurması bana hep daha muhtemel gelir. Lhasa’ya bu açıdan baktığımda karşımda dallar arasında sörf yapan çok yönlü bir “sanatçı” görüyorum. Müzisyenliğinin yanına öykücülüğü, ressamlığı, heykeltıraşlığı ve performans sanatçılığını da eklemiş.

Lhasa’nın şarkıları her zaman başka sanatçılara kardeş ya da kuzen gösterilmiş şarkılar olmuştur. Borges’e, Lorca’ya, Berger’e yaren ilan edildiği sık karşılaşılan bir durum. Hatta ben bu listeye Calvino’yu, İhsan Oktay Anar’ı, Bedri Rahmi’yi de ekleyebilirim. Bazı sanatçılar ise bu yarenlik haline kendileri talip olup, üretim aşamasında Lhasa dinlediklerini defaatle ifade ettiler.

lhasa de sela

Bazen isyan edesim gelmiyor değil fakat biliyorum ki; her ölüm zamanında ölümdür. Ne geç, ne erken. Amy bir albüm daha yapsaydı, Lhasa 4. Albümünü bitirebilseydi, o -seydi, -bu saydı, kanserin eli kurusaydı da Lhasa’ma değmeseydi…

Şimdi tüm seydi/saydıları bir kenara bırakmak zorundayız. 2010 yılının ilk gününde Lhasa de Sela öldü.

Ölümünün ardından birçok yerde şunu okumuştum: “Lhasa ölünce Montreal’e 40 saat aralıksız kar yağdı” Bu bana Cemal Süreya’nın Turgut Uyar için “öldüğü gün / hepimizi işten attılar” demesini anımsattı.

İnsan olan Lhasa de Sela’nın Allah toprağını bol etsin.

Şarkılaşmış Lhasa ise hâlâ yanımda oturuyor zaten. Görmüyor musunuz?

Melih Tuğtağ

"Melih Tuğtağ'ın (nam-ı diğer muhtar'ın) hayattaki en büyük başarısı; İstanbul sınırları içerisinde doğarak, İstanbul'a yağan son büyük karın, onun olduğu bir dünyaya bir daha yağmak istememesinden dolayı; "son" olmasına sebep olmasıdır." Bu cümleden de anlaşılacağı üzere 80'lerin sonunda İstanbulda doğmuş, mühendis kafası, talim ve terbiyesi ile yetiştirilmiş bir yazarımsı, çizerimsidir Melih Tuğtağ. (kendinden 3 tekil şahısta bahsetmesi tamamen özgeçmiş formatının halt yemesidir) -iletişim: tugtagmelih@gmail.com

6 thoughts on “Coğrafyadan, Dilden ve Zamandan Bağımsız Şarkıların Faili: Lhasa De Sela

  • 21/12/2013 at 09:22
    Permalink

    Okurken yazarken insan bir notayla tamamlamak istiyor bütün olasıkların aynı denklemde sonuçlandığı bir an play tuşuna basınca birden ‘rising’ çalmaya başlıyor okumayı bırakıyorum kalemide duruyorum sankş dünya duruyorda benim ruhum hızla dönüyor kemdime engel olamıyorum sonra elim play tuşunda basılı kalıyor binlerce kez dinliyorum sonra diğerlerini sonra hayatını okuyorum elimden Didem Madak’ın şiir kitabı düşüyor acaba yolumuz hep mi ölümden geçiyordu diye düşündüm ve dedim ki iyi ki varlarmış… Eline kalemine sağlık daha güzel bir tanımlama tamamlama yapılamazdı… Şimdi dahada hazmettim…

    Reply
  • 29/12/2013 at 11:16
    Permalink

    saygıdeğer üstad sevgili muhtar böylesi yapıtlar eserler gelecek için ümit verici özellikle bu konuya dair şunu belirtmek isterim

    magdalı kutsal marianın evladı İsanın yedi kuşak öteden takipçilerinden müridlerinden biri. lhasa de selanın ,mario lanzanın granadası gibi bu güzel hanım kızın takipçisi olman ve analiz etmendeki başarı takdire şayan tebrikler üstadım tebrikler

    Reply
  • 31/12/2013 at 17:47
    Permalink

    güzel yazmışsın cancağızım benim ölümsüz aşkım hakkında :)

    Reply
    • 31/12/2013 at 17:53
      Permalink

      Ben de bu yazının altında kaç zamandır seni bekliyordum abi. Lhasa burada ama sen yoksun. Düşünülebilir bir şey değil. :)

      Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir