Cam Duvar

Konuk Yazar: Alin Kazgaş

Adım Sabiha Ermutlu. Kırk iki yaşında yalnız yaşayan bir kadınım. Bir kafeteryada kasiyerlik yapıyorum. Üç yıldır aynı yerdeyim. Açlıktan da geçtim yoksulluktan da. O günlerden kalmadır gün boyu ağzımda karanfil çiğneme alışkanlığım. Bir yandan nezaket içinde açlık kokusunu bastırır diğer yandan çiğneme dürtüsünü sakinleştirir. Elim yüzüm düzgündür, bal rengi uzun saçlarım annemden yadigâr. Bu şehre geldiğimden bu yana önüne geçemediğim sarsıntılar içindeyim. Her birinden sonra Matruşka bebekleri gibi yeni biri çıkıyor sanki içimden. Bu saatten sonra geriye de dönemezsin ne halt edersen et artık, derim kendime. Geriye dönüp baktığımda, yaşadığım onca iniş çıkıştan sonra, mutluyum…diyebilirim. İçimde adlandıramadığım duygular dolanıp dursa da mutlu, tuhaf, umutlu bir bekleyiş içindeyim. Umutlu…Çoğu kez bize en çok haksızlık yapan duygunun umut olduğundan şüphe ediyorum..

Bu evde salonun penceresi sokağın tamamını görmüyor. Yüksek duvarları yazın sıcağında içerisini serin tutuyor. Hafifçe perdenin kenarından dışarıyı kesiyorum, gelen giden yok, mutlak bir sessizlik…Taşınalı iki hafta oldu, henüz pek kimseyi tanımıyorum, umarım uzun bir süre daha tanışmayız. İlk gün birinci katta oturan dağınık kabarık saçlı profesör kılıklı bir adam gördüm, bacaklarının arasından beyaz bir kaniş, kapının kıynaşından bakıp içeri girdiler. Söğütlü Çeşme’deki evde bütün apartman beni takip eder gibi gelirdi. Girip çıkarken kimse ile karşılaşmayayım diye az mı dua ederdim. Dille değil gözle sorana bile tahammülüm kalmamıştı, kendi derdime mi yanayım, size dert mi anlatayım. İşin garibi, sorana anlatasım da gelirdi. Taşınınca ben de rahatladım, onlar da.  

Ne yalan söyleyeyim öyle mutfakla arası iyi olan kadınlardan olamadım, hiç de özenmedim. Izgara köfte ve pilavın yanına iyice soğutulmuş şarap çıkaracağım. Özel bir yemek! İlk eşimle birlikte yapmıştık. İyi bir adammış. Çok gençtik, halâ aile büyüklerinden biri bizi barıştırsaymış geçinip giderdik, derim. Edremit’ten İstanbul’a gelmez, böylesine yorucu bir yaşam denizine yüzme bilmeksizin girmezdim. Ama zincirin bir halkası değişince sonraki bütün halkalar da değişiyor. Çok farklı işler yaptım, ama hep helalinden kazandım paramı, bugün geri dönsem memlekete başım önüme düşmez. Garibe Allah yol açar derdi anneannem, öyle de oldu. İlk geldiğim gün, elimdeki adresi evde bulamayınca, üstümde dam olmadan parkta uyudum. O gece sadece soğuk gelip geçti yanımdan. Koca bir sokak köpeği bütün gece başımı bekledi.

Üçüncü katta oturuyorum bu apartmanda. Ev sahibi eşyalarını bir odaya kapattıktan sonra kalan bir oda bir salonu kiraladı. İşime de geldi, şimdilik bana yeter. Oğlanı yanıma alıncaya kadar yeter. Duvarlarım hep onun fotoğrafları ile süslü. Bazılarında bebek, kimisinde benimle, son fotoğrafında üstünde asker kostümü var. Bu şehirde ilk yıllarım hep bodrum katlarında geçti, soğuk, rutubetli, küf kokulu. Hava da yağmurluysa eğer, gün gelir geçer anlamazsın. İnsanların giysileri, yüzleri ve güneş yoktu o zamanlar, sadece bacakları ve ayakkabılar vardı. Ayakkabıların günün zamanı ve insanlar hakkında pek çok şey anlattığını o yıllarda öğrenmiştim. Hemen her gün kaldırımlar, sabah ezanı sonrası servise koşuşturan altı lastikli ağarık koyu renkli işçi ayakkabıları ve topuksuzlarla dolar, her daim boyalı bağcıklı, bağcıksız  makosenler ve mesaiye yetişme telaşındaki yumurta topuklu memurlarla devam ederdi.  Sonra birkaç kişilik kızlı oğlanlı öğrenci grupları geçerdi. Nadiren yüksek ökçeli ayakkabıları ile güzel bacaklı bir kadın. Öyle zamanlarda başımı duvara  iyice yaslar  üzerindeki giysiyi görmeye çalışırdım, yüzünü göremezdim. Ayakkabılarına bakıp hayali bir yüz yakıştırdım. Ev kadınları ellerinde market torbaları hızlı adım yürürdü, onlarınki yetişme telaşı değil yüklerinden bir an önce kurtulma isteği. Genç kızlar ve erkekler bazen pencerenin önünde durur, hararetle tartışırlardı, konuşma sonuca bağlanamaz, gülüşürler yürümeye devam ederlerdi. Orta yaşın üstündekiler ağır ama dikkatli yürürlerdi, çoğu zaman kalabalık seline kapılıp sürüklenecekler sanırdım. Ayakkabılarını yer çekerdi sanki, zor koparırlardı zeminden. O günlerde temiz bir ayakkabının değerini öğrendim.

Bulaşıkçılıktan garsonluğa terfi ettiğimde ayakkabılarım da değişti evimde, rutubeti ve karanlığı geride bıraktım. Güneş gören ilk evim yüksek zemindi. Bağlarbaşı’nda garsonluk yaptığım kafenin arka sokağındaydı. Karşımda yeni evli bir çift oturuyordu. Adam bankada terfi alınca, taşındılar. Yerlerine beş çocuklu bir aile gelmiş. Bir gün öğlen eve döndüm, ateşten başımı kaldıramıyorum. Apartmanın dış kapısından girdim. Merdivenler ilk basamaktan karşı dairenin kapısına kadar çeşit çeşit ayakkabı ile dolu. Üst üste konmuş, siyah, kahverengi, gri renkli kadın ve erkek ayakkabıları. Ateşim daha da yükseldi, şakaklarım zonklamaya soğuk soğuk terlemeye başladım. Başım döndü, midem çalkalandı. Sıcak çamur ve ayak kokusu burun deliklerimden tüm hücrelerime doluyordu. Burnum sızlamaya başladı, gözlerimi yumup, girişteki kalorifer peteğine yaslandım, sürünüp yere çömeldim. Kapı açıldı, başı örtülü Keriman hanım teyze göründü. “Senin burada ne işin var?” diye sorayım derken ağzım açılıyor, kendi sesimde boğuluyorum. Elini uzatıp beni oturduğum yerden kaldırıyor. “Gel bakalım Sabiha, sen arka odaya geç” . Evimizin içi o ana kadar hiç görmediğim kadar kalabalık. Annemin altın günü mü acaba, olur tabi ama bu kadar kalabalık olamaz. Bu kadar çok insanı tanıyor olamayız. Birkaç aile dostumuz var arada sırada bize eşleriyle akşam oturmasına gelen. Başımı göbeğine gömerek, önüne siper edip dar koridora sokuyor, arka odaya gidiyoruz. Giysisi, parfüm, yemek ve zamansız hüzün kokuyor. Bir yandan annemi arıyorum, göremiyorum. Arka oda da dolu, kadınlar var. Bazılarının başları örtülü, evin bir yerinden mırıltılar geliyor, dua okunuyor.  “Bak kızım” diyor “Keriman hanım teyze, sen artık büyüdün, yavrum”. Sözünü kesiyorum. “Annem nerede? Onu göremiyorum”. Sormak istiyorum ayrıca, kim bunlar, yüzlerce binlerce ayakkabı, tanımadığım insanlar, bizim evimizde ne işleri var. Neden bazıları ağlıyor, dualar neden okunuyor? Soramıyorum. “Başın sağ olsun kızım”,diyor, “baban bugün vefat etti, kalp krizi geçirmiş. Annenize artık sen ve kardeşin sahip çıkacaksınız”. Dediği gibi de oluyor, bir anda alelacele büyüyorum. O gün öğreniyorum insanın acıyla büyüdüğünü. Öylece bakakalıyorum, ağlayamıyorum. Birden boğazıma koca bir kara kaya gelip oturuyor, yıllarca kalkmayan…  O gece babam evimizin salonunda misafirimiz oldu. Yerde yatıyordu, üstünde beyaz bir çarşaf örtülüydü, karnının üstünde bir bıçak. Görünmez bir cam duvara çarpan hayatımız, bizim için ertesi gün misafiri uğurladıktan sonra bambaşka bir şekilde yeniden başlayacaktı. Kalabalık ve Keriman hanım teyze hepsi birden kayboldu. Sürünerek çöktüğüm yerden kalktım, başımın zonklamasından anahtarı deliğe sokamıyorum. Gözlerimi yumup, el yordamı deliği buldum. Kapı açıldı. Ayakkabılarımı çıkaramadan ortalığa kusmaya başladım. Ne var ne yok çıkıyordu içimden, önce avuçlarıma doluyor sonra ortalığa saçılıyordu. Ertesi gün akşam saati olmadan o evden taşındım. O günden sonrada ev bakarken daima oturanların ayakkabılarını dışarıda bırakmayanını seçtim. Birkaç çift ayakkabıya dahi tahammülüm yoktu.

Sokak hala sessiz, üstümü başımı çıkarıp pijamalarımı giyesim var. Açlık da kalmadı pek. Telefon çalıyor, dijital ekranda arkadaşımın adını görüyorum, Eyşan.

  • Telefonu açtığına göre henüz gelmedi.
  • Evet, derken aklım hala geçmişe takılı.
  • Erken daha, birazdan gelir. Neşen yok senin hayrola?
  • Yok bir şey, beklerken düşünüyordum. Gelse iyi olur, yoksa ışıkları söndürüp yatacağım.
  • Sakın haa..birazdan elinde çiçeklerle kapında sırıl sıklam görünecek, diyor.

“Biraz önce babamı kaybettim”, diyemiyorum. Kardeşimle, o gece bir yakınımızda misafir kalmıştık. Sabah sıradan bir gün gibi yatağımda uyanmayı ve her şeyin rüya olmasını dilediğimi hatırlıyorum. Ağlayamıyordum, yıllarca da öyle oldu. Acı dayanılmazsa eğer soğuğuncaya kadar kendimizden uzak tutmak istiyoruz belki de… Yıllar sonra eşimle, elimizde çiçekler, mezarına gittiğimiz gün saatlerce, durdurulamaz bir ağlama nöbetine tutuldum. Babam işte o gün ölmüştü.

Çiçekler mi, bana hiçbir erkek çiçek getirmedi, getirmemiş. Bunu şimdi fark ediyorum. Salih bile getirmedi. Şimdi Salih’e dalıp gitmenin de hiç sırası değil ya. Geçen gün alt komşu Nuran hanımın kocası Sırrı Bey’in yavru kanaryası uçup balkondan gelmiş. Sabah pencereyi açtım ki bu tele tünemiş, bakınıyor. Pencereyi açıp, perdeyi kenara çektim, çay tabağında su getirip pervaza koydum, çıktım salondan. Akşama geldim ki içeride uçup duruyor. Adını Salih koydum. Önceleri Saaliiiih, Saaliiiiih diye seslenirken yüreğim güm güm çarpardı. Sanırdım ki Salih çıkıp gelecek, “sen” diyecek, “ne hakla benim adımı kuşuna koyarsın”. Bir yandan da seslen seslen ne gelen var ne giden. Kocamdan çok sevmiştim, yok sevmek değildi, su gibi âşık olmuştum.

Onun önceki mahallede küçük bir bakkal dükkânı vardı. İçinde her şeyden az biraz bulunan. Evi yeni tutmuşum, temizleyeceğim, deterjan alayım diye girdim içeri. Seslenirim ses seda yok, çana vururum gelen giden yok, derken arka taraftaki kapı gıcırtıyla açıldı. Bisküvi kutularının yığılı olduğu köşeden, pek genç olmasa da sırtı omuzları dik, boyluca bir adam tezgâha yaklaştı. Saçları koyu renk, dalgalı. Gülümsedi, konuşmaya başladı. Dişlerine, gülümsemesine takılı kaldım. Görüyordum onu ama duyamıyordum. Yan yana dizilmiş iki inci sırası… Alacağımı unutup, adres sormaya giriştim. Tanımadığım, aklıma ilk gelen ismi sordum, ağzımın içinde karanfil tanesini yuvarlarken, benim olmadığına yemin edebileceğim boğuk bir ses ile. “ Hafize hanımlar bu apartmanda mı oturuyor?” Sıcak havanın etkisi ile tansiyonum da iyice düşmüş, ayağımın altından yerin kayıp gittiğini hissediyordum. Terlemeye başlamıştım. Tezgâha dayanınca düşebileceğimden korkmuş, çıkıp yanıma gelmişti.

Birkaç ay sonra apartmana Hafize hanımlar taşınınca “ Sen zamanın ilerisinde yaşayan bir kadınsın Sabiha hanım” demişti. Okula yeni başlayan oğlu ile yaşıyordu, eşini o kötü hastalıktan kaybetmiş. Yıllar sonra ilk kez, yeniden hayat adına umutlanmıştım. Ya da cebimde hep gezdirdiğim umut tohumlarım yeşermeye başlamıştı. Yalnız başıma deli deli akarken, sakin bir mecra bulmuştum kendime, karışıp sarmaşıp birlikte okyanusa doğru yol alacağım. Tanrı biliyor ya hilafsız mutluydum.

Bir sabah yine – her sabah işe gitmeden dükkâna uğrardım- işe gitmeden önce ona uğradım. Kapı kapalı. Akşam iş dönüşü sokağın köşesini döndüm, dükkâna bakıyorum, yine kapalı. Doğruca evine gittim, evin her yeri mıh gibi kapalı. Karşı komşusunun kapısını çalıyorum, ses seda yok. Derken ince, naif bir kadın sesi mırıldanarak yaklaşıp kapıyı açıyor. Gözleri kızarmış “ Salih bey’i bugün sabah oğlu ölü bulmuş” diyor “ Onu hastanenin morguna kaldırdılar, oğlanı da köyden yakınları gelip aldı. Yarın yan sokaktaki camiden kaldıracaklarmış garibi”. Yine tutuluyorum, buz gibi donup kalıyorum. Babamın gidişinde boğazıma oturan kara taş yine ortaya çıkıyor, kapkara kömür tozuna bulanmış. Yutkunsam yutamıyorum, öylece bıraksam boğuluyorum nefes alamıyorum.

Ertesi gün öğlen onu uğurlamaya camiye gidiyorum. Mevsim yine böyle kızgın bir yaz. Avlu ağaç gölgesine sinmeye çalışan insanlarla dolu. Caminin içinde öğle namazına gelenler var. Ne oluyorsa işte o an oluyor. Cami kapısında birikmiş ayakkabı yığınını görüyorum. Her türlüsünden, rafların içine istiflenmiş, basamaklarda, yerlerde, üst üste binlerce ayakkabı var. Arkamı dönüp var gücümle koşmaya başlıyorum nereye koştuğumu bilmeden. Yeniden bir cam duvara çarpıyorum başımı, bu kez defalarca, her yanım yara bere içinde kalıncaya dek. Göz kapaklarıma yerleşen bulutlar o günden sonra hep benimle kaldı.

Bundan önceki evime Salih’in gidişinden birkaç gün sonra taşındım. Ama bu kez sevgiyi yaşayan biri olarak, sevgisiz yapamıyordum. Kısa süreli birçok ilişki yaşadım, tutunacak bir dal ararken… Bu kez üç ay dayandığım için de içten içe kendimi kutluyorum, koskoca doksan gün. Oysa daha tanışıklığımın ilk haftasında yarım yamalak tanıdığım adamı eve çağırıp, kendimi ona sofra hazırlarken yakalardım. Türlü pişmanlık içimi kemirirken, onları duymamaya, görmezden gelmeye çalışırdım.

Aşağıda park eden bir aracın sesini duyuyorum, kapı kapanıyor, farları sönüyor, otomatik. Ağzımdaki karanfili çıkarıp, aynada saçımı başımı düzeltiyorum. Gülümsememi takınıp kapıyı açıyor ve kucağında koca bir buketle bekleyen adamı içeriye davet ediyorum.

Alin Kazgaş, Mayıs 2013

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir