Batı San’at Kavrayışının Diyalektik Temeli: Arzu ve İktidar-I

sanart_Atina_Okulu-300x224

San’at hakkındaki temayüllerin modernliğe dair fikrî temelleri, bilgi ve düşünce hakkındaki modernlikten bağımsızmış ve sanki bunlar arasında bir ilişki yokmuş gibi değerlendirilmektedir. Özellikle toplumsallığı değerlendirirken onu kültürel tarihsellikle okuma gayretleri ile iktisadî yapılanmadaki çarpıklıkları ele alan düşünce sistemleri, söz san’attan açıldığı zaman sanki düşünce, inanç ve değerlerden bağımsız özerk bir sahaya girmiş gibi davranmaktadırlar. Hegemonyanın çokça vasıflandırıldığı güce dayalı tabiatı, salt iktisadî bir denetim olmanın ötesinde –ve ekonomiden öncelikli olarak- bilgi ve ahlâk ile doğrudan ilişkidir. Ki kültür tarihine dair gözlemler, ekonomik baskı ve sömürü ortadan kalksa bile kültürel olarak ele geçirilmiş toplumların kendine mahsus algı ve tepkilerini yitirdikleri, en iyi durumda bile bir nevi sentez toplumu haline geldiklerini göstermektedir. Balkan ve Arap coğrafyasındaki İslâm etkisi yahut Afrika’daki kolonyalizmin izleri hegemonyanın iktisadî olmayan ama baskın olan yapısını örneklendirebilecektir. Burada baskınlığın kültürle ilişkili olduğu açıktır. Bir coğrafya içerisindeki kültürel değişimi, sadece yaşam tarzı anlamında değil, kültürel sermaye ve üretim düzeylerinde de ele aldığımızda bunun bir normalleştirme sürecine denk geldiği söylenebilecektir. Örneğin Türkiye özelinde Batılılaşma hamlesi dahilinde yapılanları ele alırsak; ölçü, tartı, şapka, takvim gibi gündelik hayatı düzenleyici bir takım unsurların ötesinde dil inkılabı, öztürkçecilik, çok sesli müzik gibi dayatmalar zorlayıcı-modernleşme ile birlikte tedricen sıradanlaştırılmıştır. Zaman içerisinde düşünce ile birlikte san’at da deyiş yerindeyse kültürel meşrulaştırma sürecinde birer Avrupaî “norm” haline getirilmiştir. Böyle olduğu için; bilginin gözleme dayanması, bilimin konusunun madde olması, iktisadî kalkınma, ilerleme ve san’atta estetik öncelik gibi “değer”ler ve kabuller reddedilemez birer gerçekmiş gibi itibar kazanmış, aksi istikamette ortaya konan eserler “geri” olmakla itham edilmiştir.
Modern – ve tabi postmodern- san’at anlayışının köklerinin de modern düşünceninki gibi antikiteye, Yunan uygarlığının dünyayı anlamak için çatışmaya soktuğu fikrî zemine ait olduğunu biliyoruz. Özellikle san’at mevzubahis olunca ise Platon’un temellendirdiği ve Aristo’nun onu eleştirerek biçimlendirdiği bir perspektifin Rönesans ile yenilendiği söylenebilir. Bugünkü Batı san’at anlayışları temelde bu kişi, düşünce ve süreçlerin bir sonucudur denilebilir. Hegemonik sürecin bir aracı olan kültür endüstrisi ile birlikte yüksek san’at kavrayışlarında dahi dünyanın hemen her yerinde yerel-küresel diyalektiği içerisinde üretilen kuram ve ürünlerin de aynı sonuca tabi oldukları görülmektedir. Bunun ötesinde Batı paradigmasından bir ayrışma gibi gösterilen Marksist estetik/düşüncenin de kırılma/kopuş gibi gösterilen postmodernist estetik/düşüncenin de aynı temellere dayanarak san’atı anlamlandırmasıysa olanca açıklığına rağmen görülmek istenmeyen bir yanlış bilinçlilik olarak ideolojinin zorlayıcı-kuşatıcılığının bir göstergesidir.
 
Bu yönden san’atın ne olduğuna dair kuramsal çerçevenin çizilmesinde Batı’ya ilk ve en etkin şekilde tesir eden yansıtma teorisinin anlamına bakmak icap ediyor. En kaba tarifiyle yansıtmacılık, “san’atın en önemli özelliğinin doğayı, insanı, hayatı, kısaca gerçekliği” (Moran,1999:18) yansıttığı fikridir. Bu yansıtma işlevi açısından antik Yunan eserleri ile gerçekçi ve toplumcu gerçekçi eserleri tek bir çatı altında ele almak mümkündür. Bu tek çatıyı ayakta tutanın ne olduğuna dair merak bizi bilgi kavramına yüklenen anlamın açıklamasına götürecektir ki Platon’dan Marx’a san’at, kabul edilmiş bir gerçekliğe ilişkin olarak tanımlanmış olan bilginin açığa çıkarılması, bir eser vasıtasıyla görünür kılınmasıdır. Aralarında aranacak fark ise, işleve ilişkindir ki bu da Rönesans sonrasında ortaya çıkan estetik kavramı temelinde bir bölünme ihtiva eder: Eski Yunan’da san’at, işlevsel olarak ahlâka dayanırken sonradan faydanın yönü hazza çevrilmiştir. Bu ayrışma, aynı felsefî izahata dayansa da modern san’atın ideolojik yansıtmacılığı ile postmodern san’atın oyun merkezli hazcılığı çok farklı noktalara ulaşmıştır. Neticede Batı san’atı, arzu ve iktidar arasında kurulu bir diyalektik köprü olarak güdükleşmiş ve dünyevî seyir açısından hakikate dair bilgiyi hiçbir şekilde içermemesi bir yana ahlâkın ters yüz edilmesiyle yıkıcılığın bir vasıtası olmaklığı dışında herhangi bir işleve sahip bulunmamaktadır.

Bugün özellikle kültür değişimi, modernleşme ve kültürel hegemonya ekseninde güçlü bir şekilde hissedilen yıkıcılık işlevinin Platon’un san’ata bakışı içerisinde bir yer edinmiş olması, şüphesiz ki tesadüfî değildir. Platon san’atın ne olduğunu tartışırken onun bilgi ile ilişkisini kurarak, ahlâkî değerini tespit eder. Devlet diyaloğunda Sokrat’ın ressamlığı tanımlarken “bir ayna al eline, dört bir yana tut” diyerek san’atı bir yansıtma olarak nitelemesi ve tragedya şairinin de benzetme ile aynısını yaparken hakikatin üç sıra aşağısını gösterdiği fikrini iletir. (Platon,1942:17) Buna göre hakikat olan idealar dünyasının bir kopyası (yansıması ya da mimesis) olan mevcut gerçekliği yeniden kopya ederek san’at, bize hakikate dair hiçbir bilgi veremeyecektir. Platon düşüncesinde bilgi; gerçekle görünüşün bilgisi olmak üzere, bizim tarafımızdan “hakikatin bilgisi” (episteme) ve onun yansıması olan “gerçekliğin bilgisi” (kanı) olmak üzere ikiye ayrılır: Doğal olarak bilgi diye öne aldığı kavram; değişmezin, ideaların bilgisi olan episteme olup buna felsefe ile ulaşılmaktadır. “Platon için tek felsefe, bir tür görü, ‘doğruluk görüsü’dür. Salt zekâ, salt bilgelik işi değil, bilgelik sevgisidir.” (Russel,2002:255) Burada Platon’un bilmeyi iyiyi bulmak açısından bir araç saydığı açıktır: İyiyi bulmak, idealar dünyasına ait bilgiyi bulmak ve onu sevmektir ki filozofların tüm çabası da bundan ibarettir. Oysa san’atçıların böyle bir kaygısı yoktur. Onlar, gerçek bilginin kopyasının kopyasını üreterek hakikatten uzaklaştırırlar ve bunu yaparken de toplumun üzerinde ahlâkî bir yozlaşma etkisi yaratırlar. Platon bu sebeple san’atın ideal devlette denetim altına alınmasını, yozlaştırıcı olanların yasaklanmasını savunarak bilgi felsefesini san’at üzerinden bir ahlâk felsefesi ile kesiştirmektedir.

Peloponez Savaşları’nın ilk döneminde doğan Platon’un düşünce dünyasının oluşumunda çevresel faktörleri de ele alan Bertnard Russell, demokratik olan Atina’nın oligarşik Sparta karşısında yenilmesine dikkat çeker. Hocası Sokrat’ı da idam edenin halk yönetimi olması, onun ideal devlet arayışı içinde bir karşılık barındırmaktadır. Buna bağlı olarak Platon, ilksiz ve sonsuz bir iyilik ve gerçeklik anlayışıyla en iyi devleti; göklerdeki modelin bir kopyası olarak, en az değişme ve en büyük statik yetkinlik olanağına sahip, yöneticilerince de iyinin en doğru biçimde anlaşılmışlığı ile tanımlar. Bugün anladığımız anlamıyla tam olarak anti demokrat bu tutumla Platon, yönetimi matematik bilgisine sahip bir azınlığa bırakarak, kalabalıkların yönetimden pay almaları halinde bunu kötüye kullanacaklarını vurgular. (a.g.e.:35-239) O halde bilgi, vulgarize edilmeden ahlâkî edimin temeline yerleştirilmelidir. San’atsal işlev, eğitimin bir parçası olarak ahlâkın bu özeliği ile uyumlu olarak sunulmak durumundadır. Ne var ki Homer ve Hesiod, tanrıları kötü gösterirler, ölümden korkuturlar, cinsel tutkulara değinirler, günah işleyenleri mutlu gösterirler ve neticede bütün olarak san’atsal tesir ile kötünün kalabalıklar tarafından taklit edilmesinin, hakikatin çarpıtılmasının yolunu açarlar. Böylece ahlâksızlığı ve normsuzluğu meşrulaştırırlar. Platon’un san’ata karşı bilgi temelinde geliştirdiği ahlâkî tepkisinden hareketle, Batı san’atının temelinde bilginin aktarılmasını, ancak bunun menfi bir anlam taşımasını görebiliriz. Çünkü san’atın ve san’atçının bunu yapabilme imkânı yoktur. Doğru bilginin, insanları iyi edecek bilginin aktarılması filozofların işidir. Bunu yapmayan san’at, yanlış duyguların harekete geçirilmesini sağlayarak karakter üzerinde bozucu bir etki uyandıracaktır.

Bilgi, iktidarın doğal sahipleri için bir değer taşıması sebebiyle onun kullanımı da bu değerin çeşitlendirilmesi ve çoğullaştırılmasına hizmet edecek bir araç mesabesindedir. İyi yönetici, bir filozof olarak ideaların bilgisine sahip olmakla halk üzerinde bir tahakkümün de meşru sahibidir. Bu meşruiyet, zanaatın işlevini yeterli görmekle fakat san’atın işlevini saptırıcı bulmakla aynı zamanda duyguları da kontrol altında tutmak isteyen bir eğitim sistemini gerektirmektedir. Bugünkü değerler dünyasında bu eğitimin karşılığı ise bilinç oluşturucu ideolojinin tesisidir: Öyleyse Batı’nın modern düşünceyi salt ekonomik değil kültürel yollarla da dayatması ve kültürü meşrulaştırıcı olarak araçsallaştırmasının bu noktadan hareket ettiğini söylemek mümkündür. Bu durum o kadar ileridir ki Herbert Marcuse, kitle kültürü yaratımında temel öğe olan iletişim araçlarının ailenin görevi olan sosyalizasyon işlevini üstüne aldığını belirtir: Birey sosyalleşme sürecinde kitle iletişim araçlarının yoğun manipülasyonu ile pasifize edilerek tüm özerkliğini yitirmekte ve kitlenin içerisinde adeta bilinçsizce var olmaktadır. (Marcuse,1990:76) Bu ise tektipleştirmenin felsefî temellerini ihtiva eder. Ki bu temeller, bilginin sahibi olan iktidarın da sürekli olarak yeniden üretilmesi anlamına gelecektir. Yani iktidarın –ve tabi mevcut hegemonik düzenin- üretilmesine hizmet eden san’atın, ideoloji taşıyıcı bir kültürel ürün olmasından başka bir anlam taşımaması; onun bilgi ile kurulan bağının en kestirme sonucudur.

Kaynakça
Marcuse, Herbert (1990); Tek-Boyutlu İnsan, Terc.:A.Yardımlı, İdea Yay., İst.
Moran, Berna (1999); Edebiyat Kuramları ve Eleştiri,İletişim Yay.,İst.
Platon (2010); Devlet, Terc.:C.Saracoğlu, V.Atayman, Bordo Siyah Yay., İst.
Russell, Bertnard (2002); Batı Felsefesi Tarihi-I, Terc.:M.Sencer,Say Yay., İst.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir